Ana içeriğe atla

Felaket! Bodrum biterse…

 Bodrum batarsa Türkiye batacaksa eğer, daha ne duruyoruz; uçakla, otobüsle, arabayla, otostopla, atla, eşekle, olmadı tabana kuvvet, istikamet Bodrum, ileri!

Bodrum, son zamanlarda yiyecek içecek mekanlarındaki fahiş fiyatlarla gündeme geliyordu. Araştırdım biraz üşenmeyip: Bir adet lahmacun ile ayran, arada tekrar zamlanmamışsa eğer 950 TL, makarna 700 TL, bir top dondurma 250 TL, bir bardak çay 90 TL, küçük su 50 TL imiş. Yurt sathında çok sayıda şubeleri olan bir simitçide sandviç fiyatları 355 TL’den başlıyormuş. Havaalanlarındaki uçuk fiyatlara neredeyse alışmıştık ama Bodrum iyice aşmış. (Ya diğer namlı tatil beldeleri?)

Haliyle fakirler bu rakamlara ancak yutkunarak bakabilir ve “Bu sene de Bodrum’a gitmeyiveririz, ne olmuş yani?” der, otururlar evlerinde, sorun değil (Sanki her sene gidiyorlar da bu sene eksik kaldı). Ama işin içinde “iş” varmış galiba? Bodrum’daki fahiş fiyatlarla ilgili peş peşe haberler ve üstüne de, “Yunan adaları daha ucuz” rivayetleri çıkınca, bunun bir “algı operasyonu” olduğu dillendirilmeye başlandı. Mesela Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci bu görüşü yüksek sesle dillendirenlerden. Mandalinci’ye göre Bodrum’un “çok pahalı” olduğunu söylemek, “algı operasyonu” imiş…

Beğenmediği bir görüş veya eleştiriyi derhal “algı operasyonu” diyerek geri püskürtmek, daha çok iktidar çevrelerinde görmeye alıştığımız bir yaklaşım. Ama Bodrum bu yani; deniz, tatil, eğlence, sekülarite… Dolayısıyla belediye CHP’de. Sayın belediye başkanı, yalandan da olsa “fahiş fiyatları, yerli ve yabancı turistleri kazıklamaya çalışanları daha sıkı denetleyeceğiz” filan diyeceği yerde, “Algı operasyonu!” diye feryat ediyor…

(Sahi magazin alemi canlıları ne diyorlar bu işe? Onların “hayat pahalı” diye bir gündemleri yok herhalde ama bir “görüşleri” vardır belki. Bakmak lazım.)

Anlamadığım, bunun ne tür bir “algı operasyonu” olduğu? Bu fiyatlar “pahalı” olmanın ötesinde “fahiş” değil mi yani? Yoksa hayat pahalılığı, enflasyon bir yanılsamadan mı ibaret? Birileri (“dış güçler”) algı operasyonu mu yapıyor? Psikolojimizi mi bozmaya çalışıyor? Ne oluyoruz? 

Marketler tamam da semt pazarlarının da market fiyatlarından aşağı kalır yanı yok epey zamandır. Yarım kilo sivri biberin 65 TL olduğunu söyleyen pazarcıya, “Aslında bu bir algı operasyonu, biliyorsun değil mi?” deyince tersledi beni; “Git işine abi ya!” Arkamdan, “Millet sıyırdı iyice” dediğini de duydum. Geri dönüp “algı operasyonu” üzerine bir çift laf etmek isterdim ya, herif asabiydi biraz, durduk yere kavga çıkar diye vazgeçtim…

Üç sene önce Almanya’dan bir akademisyen arkadaşım gelmişti. Tutturdu Kadıköy’de “lüks” bir mekanda yemek yiyelim diye. Ben nereden bileyim “lüks” mekan? Velhasıl benim önerdiğim solcu diye adı çıkmış mekanları beğenmeyince, o araştırdı ve Moda’da bir mekanda karar kıldı. Adı lazım değil, gittik ama bende buradan nasıl çıkarız endişesi vardı tabii. Arkadaşım bunu fark edince, “Hesabı ben ödeyeceğim, rahat ol” dedi. “Olur mu öyle şey? Sen misafirsin” filan diye mırıldandım biraz elbette ama sağolsun, bir Alman’dan normalde beklenmeyecek bir tavır sergiledi: “Türkiye’nin durumunu, hayat pahalılığını, senin şartlarını biliyorum. Merak etme, size pahalı ama bana ucuz, Euro çok değerli burada.” (Boşuna demiyorum arkadaşım diye. Her bijî!)

Aynı arkadaşım önceki sene de geldi. Onun akademisyen maaşı değişmemişti ama bizim fiyatlar durduğu yerde durmuyordu işte. Velhasıl, kahvaltı yaptığımız yerde hesabı öderken, “Bu bana bile pahalı” dedi. 

Böyleyken böyle: Artık yabancılar için bile pahalı bir memleketiz. 

Bodrum mevzusu önemli ama. Mevzunun ne denli önemli olduğunu geçenlerde Bodrum Otelciler Derneği Başkanı Ömer Faruk Dengiz gayet açık ve anlaşılır bir dille açıkladı: “Türkiye’de en çok vergi veren illerin başında Bodrum geliyor. Bodrum batarsa Türkiye batar. Turizm biterse Türkiye biter.” 

Daha ne desin, nasıl desin adam? Türkiye batma riskiyle karşı karşıya!

Malum, bilerek ya da bilmeyerek “komplo teorisi” yapmak memleketin “milli” sporlarından biri. 

“Dış güçler” Türkiye’yi hayatın her alanında “batırmak” için sürekli dur durak bilmeden mesai halindeler. Sadece “dış güçler” mi? Bir de bu “dış” güçlerin “içerideki” ittifakları, müttefikleri, işbirlikçileri, taşeronları ve temsilcileri var (Ne kadar çoklar?!). 

İçeriden ve dışarıdan on yıllardır uğraşıyorlar ama başaramıyorlar? Neden? Çünkü Türk milletinin (Kürtlere ve diğerlerine bir şey yok!) MHP isminde bir temsilcisi var! Herkes uyusa onlar uyumuyor! En son bazı MHP ve Ülkü Ocağı mensuplarının sanık olduğu Sinan Ateş davasında MHP avukatları mahkemeye 154 kişilik bir liste sundu ve bu kişilerin mahkemeye çağrılarak neden MHP’ye saldırdıklarının sorulmasını istedi. MHP lideri Devlet Bahçeli de fişleme listesini üstlenerek ilan etti, “Bu dosya elimizdedir. Günü geldiğinde de bu dosya eyleme geçecektir” dedi. Gerçi “eylem hukuki nitelikte olacaktır” diye de ekledi ama hangi hukuka göre olduğuna açıklık getirmedi: Cari hukuk mu, mafya hukuku mu, “derin devlet” hukuku mu? Bilemiyoruz. 

Mevzuyu dağıtmayalım. Bodrum batarsa Türkiye batacaksa eğer, daha ne duruyoruz; uçakla, otobüsle, arabayla, otostopla, atla, eşekle, olmadı tabana kuvvet, istikamet Bodrum, ileri! Bodrum’a varınca da, sayın otelcilerin başkanını bulup, artık Allah ne verdiyse…

Millet çoktan bitmiş, bari Bodrum bitmesin…

*** 

Doğu Perinçek geçenlerde yine konuşmuş ve “CHP yüzde 90 oy alsa da ordu, polis onların iktidar olmasına izin vermez” diyerek apaçık darbeleri, darbecileri meşrulaştıran bir açıklama yapmış.

Doğu Perinçek, siyaseten darbecidir. Ordu içinde “cunta” oluşturmak yıllarca, özellikle de AKP’nin ilk iki iktidar sürecinde, neredeyse yegane “siyasi” faaliyetiydi. Cumhuriyet mitingleri, “Ordu göreve” çağrıları akamete uğrayınca, dansözleri kıskandıracak bir kıvraklıkla yıkmaya çalıştığı AKP’ye yanaştı, akıl hocalığı yapmaya başladı. 

Bu “çıkışı” beni şaşırtmadı. CHP yetkilileri cevap verdiler. Ben de sosyal medyada bir iki kelam ettim. Daha fazlasına değecek biri değil ama geçen gün (24 Temmuz Çarşamba) gazetesinin manşetinde, eleştirilere cevaben, “Bu yazıları yazanlar sahil meyhanelerinde kadeh tokuştururken Vatan Partisi yöneticileri darbecilerin işkencehanelerinde mücadele ediyordu” dedi. 

Bu zatı yeni kuşaklar tanımıyor olabilir. O yüzden normalde ciddiye almak gerekmeyecek bu türden desteksiz sallamamalarını cevapsız da bırakmamak lazım. 

Bu kişi hangi darbelere karşı mücadele etmiş acaba? Misal, 12 Eylül döneminde tutuklanmıştı, evet, darbecilerin “herkese eşit mesafedeyiz” hassasiyeti (!) nedeniyle. Tabii kendisi ve arkadaşları hiçbir zaman devrimci mahpuslarla aynı hapishanelerde tutulmadılar, rahatları yerindeydi, o da ayrı bir konu. 

Peki bu Perinçek cunta mahkemelerinde kendisini nasıl savunmuştu? Sanmayın ki darbeye ve darbecilere karşı bir “mücadele” ve “direniş” tavrı içerisinde idi! Ne gezer? Mahkeme savunmalarında söylediği (mealen), “Biz anarşist örgütlere karşı devletin yanındaydık. Gazetemizde onları ihbar ettik, yakalanmalarını, sağ veya ölü ele geçirilmelerini sağladık. Ordu ve devletin hizmetindeyiz. Bizi niye içeri attınız ki?” idi. (Bu “savunmayı” kitap olarak da bastılar ama sonra alelacele topladılar, uzun süre aradım, sahaflarda bile bulamadım.)

Bu arada söylediği de doğruydu. Perinçek’in bolca zigzaglı siyasi hayatında belki de “tutarlı” olduğu tek konu, solculara, devrimcilere, demokratlara karşı ve karşıt tutumudur. Ellerinde faşizme karşı mücadele eden devrimcilerin kanı vardır… 

Maksat, söylediği ile kalmasın diye belirteyim dedim… (Şu “Sahil meyhanelerinde kadeh tokuşturmak” lafı için de söyleyeceklerim vardı aslında ama yazı uzadı.)

26 Temmuz 2024

https://platform24.org/felaket-bodrum-biterse/ 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...