Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Güzel günler göreceğiz umudunu sahipsiz bırakmayalım...

 Türkiye’nin 1 Mayıs’ı tanımasının uzun ve kanlı bir serüveni var. Takrir-i Sükûn Cumhuriyeti yıllarında her türlü kitlesel gösteri gibi 1 Mayıs kutlamaları da yasaklanmıştı. Uzun “sessizlik” yıllarının ardından ilk kitlesel 1 Mayıs kutlaması, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından 1976’da düzenlendi. ======================== Sanırım demokrasi iddiasındaki ülkeler içerisinde Türkiye, 1 Mayıs’ı işçi, emekçi bayramı olarak tanıyan son ülkelerden biri (2008’de “Emek ve Dayanışma Günü” olarak kabul edildi). Hâlâ “Bize ne 1 Mayıs’tan, işçiden, emekçiden!” diyen ülkeler varmış ama; Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri mesela. Türkiye’nin 1 Mayıs’ı tanımasının uzun ve kanlı bir serüveni var. Takrir-i Sükûn Cumhuriyeti yıllarında her türlü kitlesel gösteri gibi 1 Mayıs kutlamaları da yasaklanmıştı. Uzun “sessizlik” yıllarının ardından ilk kitlesel 1 Mayıs kutlaması, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından 1976’da düzenlendi. Taksim’de gerçekleşen k...

#GülistanDokuiçinADALET!

 Gülistan Doku, Munzur Üniversitesinde okuyan 21 yaşında bir genç kızdı. Diyarbakırlı yoksul ailesi kıt kanaat imkanlarıyla okutuyordu onu. 5 Ocak 2020 günü bir "kayıp" haberiyle gündeme gelmese, adını ailesi ve arkadaşları dışında kimseler bilmiyordu, bilmeyecekti... Ailesi ve duyarlı kadınlar, kamuoyu, özellikle de ailesi bu başından beri "derin" soru işaretleri barındıran olayın peşine düşmese, adalet diye, " Gülistan Doku'ya ne oldu? " diye feryat etmese, Gülistan Doku benzer birçok olayda olduğu gibi kayıtlara bir "faili meçhul kayıp" vakası olarak geçecekti... Şehrin yeni atanan başsavcısı Ebru Cansu , "Gülistan Doku'ya ne oldu?" feryatlarına kulaklarını tıkamadı, "neme lazım" demedi, Gülistan'ın ailesine sahte "araştırıyoruz" açıklamaları yapmadı; "Öncelikle ben bir kız çocuğu annesiyim" diyerek açtı dosyayı ve gerçekler örtbas edildiği yerlerden ortaya çıktı... Olay aslında bir "Tun...

Ahhh... Melik

Tam adı,  (Şeyh) Melik Mansur Arsakay idi. Meksikalı isimleri böyle uzun olur galiba. Adıyla ilgili esprilerimize katlanırdı. Amedliydi. Zaza idi. Yaşam dolu idi. En zor zamanlarda dahi, neşesini korur, “Ma deza, gülmeyince geçiyor mu yani, hiç değilse gülelim” derdi... _______________________________________________ Kürtler, dünyanın neresinde olursa olsun, Newroz günlerinde, ölüm kalım ciddiyetinde bir müşkülatları yoksa, kolayca tarif edilemeyecek bir coşkuyla Newrozu kutlarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, evet, birkaç kişi de olsalar, bir araya gelir, mümkünse ateş yakar, üstünden atlar, Newroz coşkusunu yansıtan klamlar, stranlar eşliğinde gowende dururlar. Dünyanın herhangi bir köşesinde veya dağda ya da “içeride.” Ama ben 2026 Newrozunda herhangi bir mitinge, Newroz etkinliğine katılmadım. Newroz coşkusundan eser yoktu bende... Çünkü “mazeretim” vardı. Melik hastaydı. Yoğun bakımdaydı. Diyarbakır’dan arayıp kötü haberi veren arkadaşım, “Biliyorum çok severdin Melik’i, o...

İsa bu köye uğramadı

 Bazı hikâyeler vardır, yaşadığımız hiçbir şeyin sadece bize özgü olmadığını, evrensel deneyimler olduğunu çok net anlatır. Carlo Levi, faşizm karşıtlığından dolayı sürgün edildiği Güney İtalya'daki bir köyde başına gelenleri, köylülerin çektiği yoksulluğu ve kurtulamadıkları önyargıları incelikli bir dille anlatıyor. Türkiye'de Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban, Rusya'da Mihail Şolohov'un Uyandırılmış Toprak romanlarında okuduğunuz köylüye benzer saflığı, yoksunluğu ve yabancıya karşı önyargıyı İtalyan köylüsünde de gördüğünüz zaman, konunun coğrafyayla sınırlı olmadığını anlayabilirsiniz. __________________________________________________ Carlo Levi’nin “belgesel roman” tarzına örnek gösterilen İsa Bu Köye Uğramadı adlı eseri (Güzin Molo çevirisi, Aylak Adam Yay. 2021), birçok bakımdan üzerinde durmayı hak ediyor; ama en çok ve öncelikle köy ve köylüler konusundaki gözlem ve betimlemeleri, analizleri etkilemişti beni. Kitap okurken not alma alışkanlığım var, hap...