Ana içeriğe atla

'Ben ırkçı değilim, ama...'

 “İktidara gelirsek…” vaatleri arasında, “Mültecileri ülkelerine geri yollayacağız” sözleri en revaçta olanı.

Kimine göre bir ideoloji, kimine göre bir hastalık, kimine göre ilkellik filan olarak adlandırılıyor ama neredeyse herkes ırkçılığın kötü bir şey olduğunu düşünüyor. Ne var ki bunun gerekleri konusunda pek de iyi bir sicilimiz, pratiğimiz olduğu söylenemez. Konunun evveliyatı oldukça derin, uzun ve kimselerin maalesef cesaret edemediği kapsamlı bir yüzleşme sorunumuz var. Güncel, gündelik ilişkilere, konuşmalara, sohbetlere, diyaloglara, sosyal medya paylaşımlarına ve bazen de “eylemlerine” konu olan boyutları üzerinde durmak, belki, hiç değilse bu sorun üzerine bir parça düşünmeye vesile olabilir…

Madem insanları kendini “merkeze” koyup etnik, dini kimliği, rengi, cinsi, memleketi nedeniyle aşağılamak, horlamak, dövmek, sövmek, yani ırkçılık yapmak kötü bir şey, cennet vatanımızda kimsenin kendini açık açık “ırkçı” olarak nitelendirdiğini de kolay kolay duyamazsınız. Gerçi son zamanlarda Suriyeli mülteciler söz konusu olduğunda, “Irkçılıksa ırkçılık ulan! Gitsinler! Ne işleri var burada?” diyenler var, ama onlar da biraz üstelediğinizde derhal, “Tabii ki ırkçı değilim, ama yani görüyorsunuz işte” noktasına geliyorlar. Bu tutumlarını savunma söylemleri, genellikle “Irkçı değilim, milliyetçiyim” oluyor. En son mültecilerle uğraşmayı “siyaset” haline getirerek prim yapan Ümit Özdağ da, “Ben ırkçı değilim ki, milliyetçi olduğum için kızıyorum bunlara” minvalinde bir açıklama yapmıştı…

Bu milliyetçi vatandaşlar, Mehmetçik oralarda savaşırken bunların (Suriyeli göçmenler) Türkiye’de kendilerine yeni bir hayat kurma çabalarından rahatsız oluyor ve “Gitsinler, savaşsınlar ne işleri var burada?” diyorlar. Bu tepkilerine gerekçe olsun diye, “Bir elleri yağda bir elleri balda zaten, hastanelerde bedava tedavi oluyorlar, devletten maaş alıyorlar” türü hurafeler uyduruyor, yayıyorlar. Saray iktidarının politikalarını eleştirmekten, sorgulamaktansa çaresiz yaşam mücadelesi veren statüsüz mültecilere kızmak, daha kolay. Akşam olunca da TV haberlerinden Reis’in, “Ensar” muhabbetleriyle hisleniyorlar, göğüsleri kabarıyor; “Ne şanlı, güçlü bir devletimiz, ecdadımız var…”

Bu mülteci (hadi düşmanlığı demeyeyim) “hassasiyeti” sadece “belirli” çevrelerde yok. Muhalefet partilerinin neredeyse tamamının tabanı varsaydığı kesimlerde daha belirgin bir hal almış durumda bu hassasiyet. Tepkilerinin gerekçeleri arasında, “Memleket elden gidiyor, Araplar yurdu ele geçirecek” türü siyasi görünümlü endişeler de bulunuyor. Sözlerinin başında veya sonunda, “Ben tabii ki ırkçı değilim” demeyi ihmal etmiyorlar elbette. Onlar da ırkçı değil; ulusalcı, solcu, Atatürkçü, çağdaş filan, ama ırkçı değil…

Mülteciler gitsin tavrında ortaklaşan vatandaşların büyük çoğunluğuna göre işsizliğin, sefaletin, hayat pahalılığının, kiralardaki fahiş artışın sorumlusu da mülteciler. Bazı istisnai “haberler” allanıp pullanıp yayılıyor: “Iraklı ev sahibi gazeteciye ‘sen kiranı ödeyemezsin’ diye ev vermedi” haberi dolaşımdaydı en son.

Bu yönüyle dünyanın herhangi bir köşesindeki ırkçılardan bir farkları yok aslında, mesela Avrupa’daki Neo-Nazilerden. Tabii oralardaki Türk düşmanlığından, yabancı karşıtlığından ziyadesiyle rahatsızız ama yani bunların ne işi var Türkiye’de, aynı şey mi? İnsan evladı tuhaf bir varlık; en bariz ve yüksek sesle savunulamaz yanlışlarına bile gerekçeler bularak yanlışını yenilir yutulur hale getirecek çifte standartlar icat etme yeteneği var…

İzliyoruz, görüyoruz; muhalefet partileri de “tabandaki” bu önü durdurulamayan mülteci karşıtlığının siyasetini yapmaktan geri durmuyor. “İktidara gelirsek…” vaatleri arasında, “Mültecileri ülkelerine geri yollayacağız” sözleri en revaçta olanı. Bunu nasıl yapacaklar bilmiyoruz, ama zaten mevzu öncelikle köprüyü geçmek…

Bir de mülteci var, “mülteci” var… Maalesef mülteciler bünyesinde de rezil bir ayrımcılık var, ona da değinmeden geçmeyeyim. Çünkü hangi mülteci kim, kimlerden? Bu sorunun cevabına göre tutum alanlar az değil. Hayır, kast ettiğim zengin, parası olanlar ile yoksullar farkı değil. Parasını veren “vatandaş” da oluyor zaten. Yaşadığımız dünyanın “adaleti”…

Sözünü ettiğim, “Ben ırkçı değilim, ama…” tutumunun “ayrıksı” versiyonları. Sesleri solukları da duyulmuyor pek. Nereden baksanız, yürek burkar…

2014 yılında Suriye’den mülteci akınının en yoğun olduğu günlerde, adı lazım değil, İstanbul’da bir cemevine sığınmış zor durumdaki Arap Alevisi 4-5 aileyi ziyarete gitmiştim arkadaşlarımla. Beraberimizde toparlayabildiğimiz giysi ve gıda maddeleriyle birlikte. Bayrampaşa’daki mülteciler için kurulan kamptan kaçmışlar. Nedenini tahmin edersiniz. Kampta düpedüz IŞİD, El Nusra örgütlenmesi varmış ve bu insanlar da, “Görürsünüz siz! Türkiye’ye gelince kurtulduk mu sanıyorsunuz!” tehditlerine maruz kalıyorlarmış…

Yetkililere dertlerini anlatmışlar ama dinleyen kim? Cemevinde de rahat değillerdi. Çünkü orada da, bazı Alevi gençlerin “Neden geldiniz ki? Neden dinci yobazlara karşı savaşmadınız?” serzenişlerine muhatap oluyorlardı… Bir süre sonra “Devlet sözü, kimse karışmayacak size” denilerek Antep’e götürüldüler. Sonra ne oldular, bilmiyorum…

Bir de Suriyeli Kürt aileler vardı, savaştan kaçıp gelmiş olan. Onlar da hem devletten hem de Türkiyeli Kürtlerden yana zor durumdaydı. Tekstilci bir arkadaşım iş vermişti birkaç aileye, iş dediysem boğaz tokluğuna… Çoluk çocuk 20 kadar kişi (iki aile) rutubetli bir bodrum katında yaşıyorlardı.

Devletin tutumunu tahmin edersiniz, ama “bizim” Kürtler de “Neden YPG’ye katılmadınız? Neden savaştan kaçtınız?” havasındaydı… Konuştuğum kişilerden biri, ağlayarak anlatmıştı meramını, “Görüyorsun, 5 tane küçük çocuğum var, ben nasıl savaşayım? Kim bakar bunlara ben olmasam?”

Tabii ki, şükür, biz ırkçı değiliz, ırkçılığın kötü bir şey olduğunu da biliyoruz; mülteci karşıtlığı, yabancı düşmanlığı filan yakışmaz bize. Değil mi?

 Yine de bir parça üzerinde düşünsek mi: Kimse durduk yere yerini, yurdunu, tarihini, halkını, insanlarını, anılarını terk edip belirsizliklerle dolu bir gelecekte kendisine ve ailesine yaşam şansı aramaya çıkmaz…

İşkence, eziyet, baskı ve ölümle özetlenebilecek bir ortamdan kendisini ve ailesini korumak kaygısıyla “kaçmak”, son derece insanidir…

Mülteciler hiçbir sorunumuzun sebebi veya sorumlusu değil. Ne enflasyon, ne hayat pahalılığı, ne de işsizlik. Bu sorunlar bizim ve o insanlar sadece Türkiye’ye sığındıkları için bu sorunlarımızın bir parçası oldular. Her birimizden daha işsiz, daha aç, daha zor şartlar altında yaşamaya çalışıyorlar. Sorunlarımızın asıl sebeplerini, sorumlularını doğru teşhis etmekten kaçındıkça, “Aslında ben ırkçı değilim ama…” riyakarlığına sürükleniyoruz.

Tabii ki bir mülteci sorunumuz var… Bu sorunun temelinde ise, bu göç dalgasının sorumluluğuna ortak olan politikalar var. Suriye’deki ateşin üzerine üç-beş ayda Emevi Camii’nde namaz kılmak hayalleriyle benzin dökmek var. Barıştan değil krizden, savaştan “güç” devşirme planları yapmak var. Gerçekçiliğini yitirmiş istihbaratçı öngörüleri ile “ecdadımız” nostaljisinin bulamacı bir anlayışı “dış politika” haline getirmek var. Mülteciler üzerinden Avrupa Birliği’ne “Açarım kapıları, görürsünüz” şantajı yapmak, “kelle başı kaç euro ederler” hesapçılığı, fırsatçılığı var…

Sahi, şöyle bir tarihi ve sosyolojik evveliyatımıza baksak ya; acaba bu topraklarda bir zamanlar “mültecilik”, “muhacirlik” çilesi yaşamayan kaç kişiyiz?

20 Mayıs 2022 

P24 - “Ben ırkçı değilim, ama…” (platform24.org)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...