Ana içeriğe atla

Tuhaf bir dava...

 Dava bence yeterince tuhaf ama bir de duruşma için Nazımiye’ye geldiğimde güvenlik güçlerinin adeta teyakkuza geçmiş olması da tuhafıma gitti.

Düşünün ki sokakta kendi halinizde yürüyorsunuz ve tanımadığınız, bilmediğiniz biri yanınızdan geçerken size dönüp tehditler, hakaretler yağdırıyor ve siz, ne olduğunu anlayamadan koşarak kaçıp uzaklaşıyor.

Siz bu tuhaf duruma anlam verememiş, belki de tanımadığınız o kişinin biraz meczup biri olduğuna kanaat getirmiş ve “olayı” unutmuşken, bir gün karakoldan çağrılıyorsunuz “ifadeniz var” denilerek. Neticede hakkınızda bir dava açıldığını öğreniyorsunuz. Üstelik de davayı açan, yani hakkınızda şikayetçi olan kişi, unuttuğunuz bir tarihte size tehditler, hakaretler yağdırıp kaçan kişi...

Ne düşünür, ne hissedersiniz? Günlerdir ben de aşağı yukarı böyle bir hissiyat içindeyim.

Sözü, dikkatli okurun tahmin edeceği üzere geçen haftaki “Hem suçlu hem güçlü” başlıklı yazımda anlattığım meseleye getireceğim.

Hâlâ bile adamın adını karıştırıyorum tanımadığım, dün kadar yakın bir tarihe değin varlığından haberdar dahi olmadığım için, Uğur Tutkan, Dersim’in Nazımiye ilçesi eski kaymakamı (Erzurum Palandöken’de kaymakam şimdi). Hakkımda açtığı dava nedeniyle Nazımiye’ye gittiğimde daha detaylı bilgi edinme imkanım oldu. Görev yaptığı süre boyunca adeta Düzgün Baba Cemevini işlemez kılmayı kendisine vazife edinmiş. Cemevi yöneticileri fahiş cezalar nedeniyle hayli bunalmışlar, “ticarethane” muamelesi görmekten de tabii. (Başka spekülatif şeyler de dinledim insanlardan ama biliyorsunuz ben “dedikodu” yazarı değilim.)

Cemevi yöneticileri kaymakamla, valilikle görüşme ve girişimlerinden sonuç alamayınca tepkilerini kamuoyu ile paylaştıkları bir açıklamayla ortaya koyuyor ve kaymakam bey hazretlerinin şimşeklerini çekmekten kurtulamıyorlar. O malum silahlı personelle cemevi önünde çekilen fotoğraf ve yine o malum “devletin gücünü göstereceğiz” açıklaması...

Açıklama dediysem, nezaketimden, yoksa her sözcüğü hakaret, hedef gösterme ve tehdit... Şu sözleri başka türlü anlamak, anlamlandırmak mümkün mü: “Dernek adı altında halkımızın adını kullanarak para toplayıp, topladığı paraları da usulsüz, kanunsuz ve Düzgün Baba Cemevi ve mekanı dışında yani amaç dışı harcayacaksın. Sonra da Cemevlerimizi biz ticarethane göreceğiz. Kanunsuzluk, usulsüzlük kıblesi olanlara doğru yolu göstereceğiz. Türkiye Cumhuriyeti kanun, hukuk devletidir. Sana da uzantılarına da öğreteceğiz kanunu, hukuku ve devletimizin gücünü.” (İmla ve ifade bozuklukları bana ait değil.)

“Dernek” diyerek cemevini kendince aşağılıyor... Cemevini parasal konularda usulsüzlük, kanunsuzlukla suçluyor ama adliyeye suç duyurusunda bulunmak, soruşturma talep etmek yerine “alenen” teşhir ediyor, suçlamakla kalmıyor mahkum ediyor, hedef gösteriyor... “Kıblesi kanunsuzluk” olmakla itham ediyor; aslında buradaki “kıble” metaforuyla cemevini “kıblesizlikle” suçladığını düşünmek mümkün... Yetmiyor ve “sen” diye hitap ettiği cemevi başkanı Sayın Sinan Kırmızıçiçek ve “uzantılarına” devletin gücünü göstereceğini ilan ediyor... “Uzantılardan” kastı da herhalde esrarengiz güçler filan değilse eğer, diğer Dersimli yurttaşlar...

Bu sözler ve kendi başına ziyadesiyle “manidar” bir mesaj olan o fotoğrafı alenen Twitter’da yayınlıyor. Ama “alenen” şahsına hakaret edildiği iddiasıyla “müşteki” olan da kendisi...

Bunları bilmeyen biri, sadece hakkımda düzenlenen iddianameye bakarak mevzuyu anlamaya çalışırsa, durduk yere ve “alenen” bir kamu görevlisine “zorba”, “cahil”, “haddini hududunu şaşırmış” dediğimi zanneder... (“Hakaret” suçlaması bu sözcüklere dayandırılıyor çünkü.) Tuhaf...

“Zorba” Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre, “Gücüne güvenerek hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan (kimse)” olarak tanımlanıyor. “Haddini hududunu şaşırmak” veya “aşmak” ise, TDK sözlüğünde, “ölçüyü aşmak, aşırı gitmek” şeklinde tarif ediliyor.

“Cahil” sözcüğü de, herkesin malumu, yaygın biçimde “okumamış, eğitim görmemiş” kimseler için söyleniyor ama okumuş, eğitim görmüş olsa da “belirli bir konuda yeterli bilgisi olmayan” kişilere de “cahil” denildiğini biliyoruz ve zaten TDK sözlüğü de öyle diyor.

Bunlar şayet yerinde kullanılmazsa havada kalan yüzeysel sözcükler olur ama yerinde kullanılırsa arifi tarif olur (deyimin orijinali “arife tarif gerekmez”).

***

Dava bence yeterince tuhaf ama bir de duruşma için Nazımiye’ye geldiğimde güvenlik güçlerinin adeta teyakkuza geçmiş olması da tuhafıma gitti. Duruşmaya “sanık” dışında sadece dört kişinin alınması, gazetecilerin görevlerini yapmasının engellenmesi, adliye önünde değil basın açıklaması yapmak fotoğraf çektirmeye dahi izin verilmemesi... Kendimi “mühim adam” hissettim doğrusu...

Ben “duruşmam var a dostlar” diye ortalığı ayağa filan kaldırmadım ama Dersim Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu, sanatçı arkadaşım Metin Kahraman, Sinan Kırmızıçiçek ve Düzgün Baba Cemevi yöneticileri, gazeteci arkadaşlarım yanımdaydılar; sağolsunlar... Avukatım Reşat Yaratan da, işini gücünü bırakıp, başka dosyalarına mazeret iletip duruşmama katıldı, gayet de kapsamlı, ders niteliğinde bir savunma yaptı. Dönüş yolunda, “Şubat’ta da gel” dedi (duruşma 23 Şubat’a ertelendi), “duruşma için değil, unutmuşsundur, memleketin kış halini de görmek için” dedi. Yol boyunca durup tablo güzelliğindeki doğayı izledik hayranlıkla, fotoğraflar çektik.

Cemal Süreya, “Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim” derken herhalde Dersim’in hazan zamanını canlandırmış olmalıdır gözünde... Aslında bu “sanata” dair yazmak varken ben ne diye kaymakam, adliye, mahkeme filan üzerine zamanınızı aldım ki. Hayallah...

Dersim’den selamlar.

18 Kasım 2022 

P24 Blog - Tuhaf bir dava...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...