“Bizi unutmayın, burada dostlarınız var artık” diyen yeni arkadaşlar edindim. Romanımı bitirmek üzereyim. Bir süreliğine de olsa köpek havlamaları ve sabaha karşı 4 sularında ötmeye başlayan o horozu saymazsak sessiz, sakin bir köyde ve sıcak bir köy evinde, kendimle baş başa idim. Daha ne olsun...
=============
Bursa-Nilüfer Belediyesinin “Yazıevlerinden” bir yazar arkadaşımın (Gülayşe Koçak) paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum, geçen sene. Oysa 10 yıldan fazladır Nilüfer Belediyesinin bu uygulaması varmış ve yerli-yabancı çok sayıda yazarı bu yazıevlerinde konuk etmişler. Bu evler halen Göl ve Misi köyünde 15 gün süreyle başvuran ve gerekli değerlendirme kriterlerine uygun yazarları konuk etmeyi sürdürüyor.
Geçen sene kasım ayındaydı sanırım, başvurmuştum. Yanıt gelmedi ve ben de unutmuşum doğrusu. Geçen Ocak ayı içinde Nilüfer Kütüphane Müdürlüğü bünyesinde bu evlerle ilgili olan Fatma Hanım aradı ve başvurumun olumlu karşılandığını söyledi. Uzatmayayım. 3-16 Şubat tarihleri arasında Misi Yazıevine yerleştim.
Misi, eski bir Rum köyü. Sırtını ormanlık tepelere dayamış, ortasından bir dere geçen, derenin kıyısında kafe ve restoranların bulunduğu, bazıları sanırım UNESCO projeleriyle restore edilmiş taş evleri dikkat çeken, kendi halinde, sakin, huzurlu bir köy. Tam aradığım ortam, her şey umduğum gibi...
Kaldığım iki katlı, geniş bahçeli, taş duvarlı ev de öyle; gayet güzel.
Sırt çantamdaki eşyaları yerleştirdikten sonra, hava kararmadan çevreyi keşfe çıktım. Havanın hafif yağmurlu olmasına aldırış etmeksizin. Ne var ki köyün köpeklerine aldırış etmemek olanağı yok tabii ki. Köpek dediysem kocaman, “ayı gibi” dedirten türden köpekler. İlk gün havladılar peşimden, “kimsin, nesin sen hemşerim?” dercesine. Neticede yabancıyım. Sessizce geçtim önlerinden. Havlamaya devam ettiler bir süre daha ama gelmediler peşimden ve sonra da sustular zaten. Dönüşte havlamadılar ama bayağı izlediler beni.
Aklınızda olsun. Havlayan köpeğe çok gerekmedikçe “hoşt” filan diye tepki verirseniz daha çok havlar, hatta aç ise saldırma eğilimi de gösterebilir. Bir de dönüp hamle yapmayacaksınız veya kaçmayacaksınız. Bu davranışlar onlardaki savunma refleksini daha da artırmaktan başka işe yaramaz. Mümkün ise tepkisiz kalmak, ilgisiz davranmak ve yolunuza devam etmek gerekir. En azından kendi deneyimlerimden çıkardığım sonuçlar bunlar.
Yalnız yaşamaya alışkınım neticede. Olağan rutinimi burada da hayata geçirdim. Sabah 8 olmadan kalktım. Egzersizlerimi yaptım. Duş, kahvaltı ve bilgisayarımın başına geçtim.
Akşama doğru, saat 5 civarı çıkıp köyde veya bahçede kahve eşliğinde “volta” attım. Akşam yemeği olarak (öğlen yemiyorum), dolapta makarna, bulgur pilavı, hazır çorba, bir de patates, soğan vardı, idare ettim bir şekilde.
Havanın kapalı ve yağışlı olmasının da etkisi vardı sanırım, TV ve yatak odasının, bir de çalışma odasının bulunduğu üst katta internet iyi çekmiyordu. Ben de alt katta, mutfağın karşısındaki ofis havasındaki odada çalışmayı tercih ettim gün içinde. Mutfak tam karşımda, yani ketıl ve çay, kahve :)
Temel kahvaltı malzemeleri dolaba konulmuştu, sağ olsunlar. Peynir, zeytin, yumurta, domates. Eksikleri de köy bakkalından ben aldım; sucuk, sivri biber. Bir de ay çekirdeği, leblebi, bu civarda meşhur “hurma tatlısı” gibi şeyler, portakal vd.
Bursa’da arkadaşlarım var ama ortalığı ayağa kaldırmadım. Sosyal medyada da “şuradayım” paylaşımları yapmadım. Çalışmaya geldim, gezmeye veya tatile değil. Ama Görükle’de oturan eski “felaket arkadaşım” Cemal'e haber vermesem, olmazdı. Orası da Nilüfer’e bağlı. İşiyle ilgili sorunları vardı ama kalktı geldi bir şişe şarap, tam ekmek kokoreç ve şirin Eyşan (köpeği) ile. “Eski günlerdeki gibi” onun sloganıdır. Görükle'ye yolu düşenlerin kokoreç yemeye “Kokotasyus’a” uğramasını hararetle tavsiye ederim. Sondan önceki gün “korsan” yapıp Görükle’ye gittim, hala çalışır durumdaki arabasıyla geldi Cemal. (Kaza yapmıştı.)
İkinci haftanın içindeyken kütüphane ilgilileri bir şehir turuna çıkardılar bizi. “Bizi” dememin sebebi, Gölyazıevinin konuğu Mesut Özcan da geldi. Hava kapalıydı yer yer. Karışık bir hava vardı velhasıl. Sonra da fırtına uyarısı geldi. O yüzden şehir turu biraz eksik kaldı maalesef. Mesela Bursa Özel Tip Cezaevi civarına gidelim demiştim. 7.5 yıl hapis kaldım orada. Sağlık olsun. (Bu arada şehri tanıtan Kemal Burhan ile çok sayıda ortak arkadaşımız varmış meğer...)
Verimli bir iki hafta geçirdim. Yeni romanımda bir yere gelmiş ve tıkanmıştım; deyim yerindeyse, “düğümü” çözdüm. İlk romanımda da (“İşkenceci/Burada Allah Yok”) bir yere gelmiş ve durmuştum. Sağ olsun o zaman da Kuşadası’nda yaşayan bir arkadaşım yetişmişti imdadıma. (Bir ses ver Orhan heval. İyisin umarım?)
Tıkandığın, daraldığın zaman “tebdil-i mekan” iyi gelir. Tecrübeyle sabit.
Ertesi gün dönüş için çantamı hazırladığım gün (pazar), telefon çaldı. Emniyetten aradılar. İfade için filanca karakola gelmeliymişim. Mesele nedir, söylemediler. Salı günü gelebileceğimi söyledim, İstanbul dışında olduğum için. Neyse. Onu ayrıca yazayım, uzadı.
“Bizi unutmayın, burada dostlarınız var artık” diyen yeni arkadaşlar edindim. Romanımı bitirmek üzereyim. Bir süreliğine de olsa köpek havlamaları ve sabaha karşı 4 sularında ötmeye başlayan o horozu saymazsak sessiz, sakin bir köyde ve sıcak bir köy evinde, kendimle baş başa idim. Daha ne olsun...
Ne diyelim, Türkiye'de yazar olmanın kıymet ifade ettiği yerler Nilüfer ile sınırlı kalmasa keşke...






Yorumlar
Yorum Gönder