Ana içeriğe atla

Felaketin siyasi ayağı

Kendimize ve birbirimize ne kadar yinelersek, hatırlatırsak azdır: Türkiye bir deprem ülkesi ve deprem değil, çürük binalar, denetimsizlik, üçkâğıtçılık, sahtekârlık, sorumsuzluk öldürür...

Yani depreme önceden “hazır” ve “hazırlıklı” olmamız gerekli.

Bunun için oturduğunuz binaların müteahhitleri malzemeden “çalmamış” olmalı... Denetlemekle yükümlü kurumlar “rüşvet”le satın alınmamış olmalı veya denetlediği binanın müteahhidi olmamalı (Evet, bunu da gördük!)... Yerel ve merkezi iktidar bir deprem ülkesi olmamızdan hareketle yapılaşma konusunu buna göre planlamış olmalı...

Kentsel dönüşüm zarureti bir “yandaş kalkındırma projesi” olarak ele alınmamış olmalı... Depremle doğrudan ilgili bakanlık ve diğer kamu kurumları, muhtemel riskli bölgelerle ilgili hazırlık değerlendirmeleri, kriz yönetimi planlamaları yapmış olmalı... İlgili sivil toplum kuruluşları ile koordinasyon halinde yurttaşların bilinçlendirilmesi, duyarlı kılınması başlıbaşına ve sürekli bir çalışma konusu olarak görülmeli...

Daha da sıralanabilecek bu hususlarda “hazırlıklı” olmak, depremin yıkıcı etkilerini asgari düzeyde tutmak açısından hayati bir önem ifade ediyor.

Okumuşsunuzdur haberini; Japon uzman Yoshinori Morivaki’ye “imar affını” sormuşlar ve o da bu kavramdan bir şey anlamadığını söylemiş şaşkınlıkla; “Af dediğiniz Japonya’da hapishanelerde olur. Durup dururken bina düzelemeyeceğine göre imar affı ifadesi komik.” 

Oysa alışkınız biz; her seçim öncesi meclis gündemine kendi başına veya bir “torba” içinde imar affı veya imar barışı adıyla bir yasa teklifi getirilir, kabul edilir, yürürlüğe girer ve neticede binlerce vatandaş aftan yararlanır, bir anda evi çürük-çarık olmaktan “affedilmiş” ve değerlenmiş bir ev statüsüne ulaşır. 

En son 11 Mayıs 2018 tarihinde “imar barışı” yasası çıkmış, 18 Mayıs’ta Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmişti. Malum, birkaç hafta sonra, 24 Haziran 2018 günü de seçim vardı. Maraş merkezli, 10 il ve çok sayıda ilçeyi yerle bir eden depremler olmasaydı, herhalde önümüzdeki günlerde yeni bir “imar barışı” önerisi gelirdi parlamento gündemine. Teklife muhalefet edenler vatandaşa şikayet edilir, binlerce “af” bekleyen bina sahibi memnun edilerek seçime bu rüzgarla gidilirdi... “Kader” işte!

Bu nedenle deprem uzmanı Ahmet Ercan, “Deprem takdir-i ilahi değil, takdir-i siyasettir” derken kuşkusuz ki çok haklıdır ve bu da ezber etmemiz gereken gerçeklerimizden biri oluyor. 

İktidar olmayı bir “sorumluluk” değil de “ikbal ve istikbal imkanı” anlayışı içerisinde ele alırsanız, iktidarda kalmayı, iktidarını sürdürmeyi bir “hayat memat” meselesi görürseniz, bu kafayla etik manada her türlü düşkünlüğe de açık hale gelmiş olursunuz; “maksat vatandaş memnun olsun.”

***

Veli Göçer ismini eminim herkes bilir, hatırlar. 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi bu kişinin adıyla özdeşleşmişti dersek yeridir. Kendisi Yalovalı bir müteahhit ve emlakçı. Çöken binalarının enkazı altında, yargılandığı dava dosyasında yer alan bilgilere göre, 198 kişi öldü. Taksirle adam öldürmek suçlamasıyla yargılandı ve cezasının onanması üzerine 2004 yılında hapishaneye konuldu. “Rahşan affı” nedeniyle 7,5 yıl yattıktan sonra tahliye edildi ve tahliye olduktan sonra 18 bin kişiden fazla insanımızın can verdiği depremin faturasının adeta yalnız kendisine çıkarılmış olmasını “adaletsiz” bularak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

On binlerce insanımızı yitirdiğimiz, binlercesi hastanelerde tedavi gören, binlercesi enkaz altında, yaklaşık 20 milyon insanımızın hayatını alt üst eden, geleceğini belirsizlikle gölgeleyen 6 Şubat depreminin faturası da Veli Göçer tipi müteahhitlere çıkarılacak gibi görünüyor. Hemen her gün deprem bölgesinde yaptıkları binalar enkaza dönen bazı müteahhitlerin gözaltına alındıkları, tutuklandıkları haberleri çıkıyor. Bazıları için “yurtdışına kaçmaya hazırlanırken yakalandı” deniyor. Telaşları, suçluluk psikolojisi içinde hareket ettiklerini düşündürüyor elbette.

Hiç kuşku yok ki bu müteahhitler “yandaş” olup olmadıklarına bakılmaksızın yargı önünde hesap vermelidirler. Aynı şekilde imar planları, iskan izinleri, yapı ruhsatı ve denetimi ile ilgili sorumlu ve yetkili olanlar da. Ancak yaşadığımız facia birkaç müteahhidin yargılanması ile üstü örtülecek gibi değildir. Aynı filmi tekrar izliyoruz. Buna izin vermemeliyiz. Bu da yurttaş olarak her nasılsa sağ olarak geride kalmamızın bize yüklediği bir sorumluluktur...

Yüksek sesle soracağız: Bu felaketin bir siyasi sorumluluğu yok mudur? Memleket o kadar mı sahipsiz? Hani Tek Adam rejimine geçince bir sorunumuz kalmayacak, bir sorun olursa hızla halledeceğiz deniyordu ya, bu görüşün militanlığını yapanlar hala aynı görüşte midir acaba?

Sorumluluk üstlenmedikleri, istifa etmeyi akıllarından dahi geçirmedikleri gibi, üstüne de görülmemiş biçimde yüzsüzler, pişkinler ve burunlarından kıl aldırmıyorlar. Eleştiriye, hele ki protestoya, eleştirinin sahibi yakınlarını yitirmiş bir depremzede bile olsa, “sıfır tolerans” politikası güdüyorlar. Tolerans ne kelime; bazen düpedüz “vatan haini” muamelesi görüyorsun!

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a göre, devleti depremde geç organize olduğu, birçok yere geç müdahale ettiği için eleştirenler, “çirkef” ve “şerefsiz” oluyor. “Makamın sorumluluğu” olmasa daha “farklı” konuşacakmış... İnsanların acılarına, mümkündür ki fazladan ettikleri bir lafa, bir tepkiye anlayış göstermek akıllarının ucundan bile geçen bir şey değil.

Misal, Adıyaman’da gördüğü bir haberci mikrofonuna, “Adıyaman üç gün boyunca kaderine terk edildi. İnsanlar burada üç gün boyunca enkaz altında soğuktan, açlıktan öldü. Cumhurbaşkanı buraya gelsin” diyen sağlık çalışanını, bu sözlerinin üzerinden 24 saat geçmeden Cumhurbaşkanı değil ama polis ziyaret etmiş; “Bu sözleri sen mi söyledin?”

Hatırlıyoruz; Soma’da da protestocu işçilere tekme tokat girişmişlerdi...

Gayet açık olmalı; bunu bilinçli bir politikanın gereği olarak yapıyorlar. Ellerinde tuttukları devlet gücünü sadece Gezi türü toplumsal olayları bastırmak için değil, böylesi felaketlerin ortaya çıkarması muhtemel toplumsal öfkeyi bastırmak için de kullanıyorlar. Üç beş müteahhit tutuklandı, devlet de size yeni ev yapacak, ölenlere rahmet, yaralılara şifa... Daha ne? Hala konuşan varsa devlet icabına bakar! Toplumda canlı tutmak istedikleri ruh hali, bu: Devlet dedin mi, korkacaksın...

Geçtiğimiz salı günü ortalarda görünmediği, deprem bölgelerine gitmediği için eleştirilen Devlet Bahçeli’nin konuşmasında sıraladığı laflara bakar mısınız: “Kanı bozuklar, işbirlikçi sefiller, müfteri ve müfsitler, simsarlar, izansızlar, menfaatperestler, haşaratlar, aymazlar, asalaklar, alçaklar, sahtekarlar, akbabalar, muhterisler, mikroplar, keneler...” Bu hakaretler arasında verdiği mesaj, anladığım kadarıyla, “devletimiz güçlüdür!”

Bu lafların muhatapları, “devlet nerede?” diye feryat eden depremzedeler, bu feryatların duyulması için çırpınanlar, yardım çığlıklarına tercümanlık etmeye çalışanlar ve hemen organize olup deprem bölgelerinde insanlarımıza yardım etmeye koşan sivil toplum kuruluşları ve gönüllüleri... (Bahçeli’nin kin, nefret, hakaret lugatında kendi rekorunu egale ettiği konuşmasının haberi burada: Devlet Bahçeli oturduğu yerden Ahbap ve Babala’ya çattı - Diken )

Eğri oturup doğru konuşmak gerek. Yaşadığımız olay “asrın felaketi” denir mi denmez mi bir yana, olağanüstü bir deprem. Büyüklüğü ve şiddetinin yanı sıra etkilediği alanın hacmi, yer yüzeyine yakınlığı gibi özellikleri, felaketin boyutlarını artırdı. Bu büyüklükte bir felaketi gönül isterdi ki hiçbir şekilde can vermeden, zarar görmeden atlatabilelim. Fakat bu maalesef temenni olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor.

Meselemiz şu: Depremi sözcüğün en gerçek manasında bir felaket olarak yaşamamız “kader” miydi? “Mukadderat” mıydı? Yoksa gelenekselleşen bir zincirleme sorumsuzluğun bir kez daha canımızı yakan faturası mı?

Bu felaketin müteahhitleri yakalansın, tutuklansın, yargılansın. Peki bu felaketin “siyasi ayağı” ne olsun?

16 Şubat 2023

P24 Blog - Felaketin siyasi ayağı 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...