Ana içeriğe atla

İnancını yakmak...

İnancını (dahi) yakmış insanların birikmiş travmalarının, acılarının ağırlığı var omuzlarımızda. Bu ağırlığın altında ezilip kalmamanın yegane yolu ise, geleceğimizi sahici bir kardeşlik ülküsüyle kurmak için kavilleşmek...

Şehir değişmişti. İnsanlar değişmişti. Yollar, arabalar, her şey... Memleketin üzerinden 12 Eylül geçmişti. Hiçbir şey eskisi gibi değildi ve besbelli ki olamayacaktı... Mahpustan çıkmıştım. Annemi görmeye gelmiştim. Annem yaşlanmıştı. Omuzları çökmüş, gözlerinin feri kaçmıştı. Ninem daha çok yaşlanmıştı tabii. Hastaydı da. Ama içerideki torunlarını görmeyene değin terk-i diyar etmeyecekti. İnadı inattı ve dediği gibi de yaptı. Biz görüştükten bir süre sonra hiçbir zaman benimsemediği Elazığ’dan, yıllar önce terk ettiğimiz köyümüze geri döndü. Evet, dediği gibi de yaptı. Doğduğu, büyüdüğü, “Kerbela gibiydi” dediği 38’i yaşadığı topraklarda öldü.

Kerpiç tuğlalı, toprak damlı yoksul evimizde de çok şey değişmişti. Babam yoktu her şeyden önce... Onun yokluğu derin bir acıydı. Cezaevi kapılarında itilip kakılmış, çaresizce, insanlığımızı korumak için yaptığımız açlık grevi günlerinde cezaevi kapılarında beklemişti. Onunla son görüşmemizde kaldığım hücreden arkadaşlarımın omuzlarında gelebilmiştim ziyaret yerine. Beni öyle, o halde görmeseydi keşke... Hayatımın kahreden anlarından biri olarak çakılı kalmıştır yüreğime...

Evimizin duvarlarında Hz. Ali ve 12 İmamlar’ın resimleri ile Şahmaran figürlü bir de halı asılıydı. Ve artık onlar da yoktular. Ziyaret ettiğim başka akrabalarımın evlerinde de yoktu o resimler, halılar... Oysa o irili ufaklı resimler, halılar, seccadeler, büyük bir saygının konusu idiler. “Aslımızı inkar edemeyiz” inadının simgeleriydi onlar. Kerbela vahşetini anlatan o resimlerden birinde, Hz. Hüseyin ellerinde boğazından oklanarak öldürülmüş 6 aylık oğlu Ali Askar’ı tutuyordu, yukarıya doğru kaldırmış. Hz. Hüseyin’in vücudu da oklarla, mızraklarla delik deşik, kanlar içinde idi. O resimlerden bir diğerinde, ortada Hz. Ali oturuyordu elinde Zülfikar’ı ile ve çevresinde de 12 İmamlar... Kerbela ve 12 İmamlar’ı konu edinen kitaplarımız vardı; annem onları her zaman büyük tahta bir sandığın içerisinde saklar ve her aklına geldiğinde bulundukları yerden çıkartıp okumasını isterdi bizlerden. Annemin okumamdan rahatsızlık duymadığı yegane kitaplar idi onlar. Ve onlar da artık yoktular bulundukları yerde...

Hz. Ali’nin gözleri

O resimlere, kitaplara ne olduğunu asla sormadım anneme, soramadım. Bugün bile soramam. Onu derin bir mahcubiyet duygusuna sürüklememek için... Sormadım, soramadım ne anneme, ne de bir başkasına... Ama inançlı bir Alevi olarak genç denilebilecek bir yaşta hayatını kaybeden amcaoğullarımdan biri, Ali Baba, söylemişti bir gün. “Siz içeride çektiniz, ama biz de dışarıda çektik” demişti ve devam etmişti, “inançlarımızı bile yaktık”...

Bunu söylerken, her nasılsa saklamaya cesaret edip o gün masanın üzerine yerleştirdiği 12 İmamlar’ı resmeden küçük bir resme bakmıştı yaşlı gözlerinin ucuyla, mahcubiyetle... (Sonraki yıllarda evinin duvarlarını Hz. Ali ve 12 İmam resimleriyle donatmıştı, yaşadığı mahcubiyet duygusunun acısıyla.) “Sadece sizden kalma kitapları, dergileri yakmadık, acılarımıza ağladığımız kitapları da...” demişti devamla... Ne diyebilirdim ki? Hiçbir şey demedim, diyemedim. Sustuk. O ağladı. Ben de başımı önüme eğdim sessizce. Az sonra da kalktım, sokağa çıktım.

12 Eylül zor ve karanlıktı

Bir zamanlar şehirdeki Alevilerin şehir merkezine yakın gidip gelebildikleri tek yer olan Hozat Garajı’na götürdü beni adımlarım. Sene 77 miydi, bir avuç insan mahsur kalmıştık burada. Dört bir yandan hücum etmişler, ulaşabildikleri dükkanları yağmalamış, yakalayabildikleri insanları öldüresiye dövmüşlerdi. Polis ve peşinden gelen jandarma birliği saldırgan kalabalıkla aramıza barikat kurmuştu. Saldırganların bulunduğu taraftan bize doğru birkaç el silah da sıkılmıştı. Biz “kahrolsun faşizm” diye sloganlar atmıştık. Ve güvenlik güçleri kanımıza susamış saldırgan kalabalığa değil de, bize müdahale etmişti, “susun, geri gidin, yoksa...” diye. Ne olmuştu da saldırıya uğramıştık, doğrusu hatırlamıyorum. Ama o anda niçin orada bulunduğumu iyi hatırlıyorum. “Devrimci abi”lerimizden birinin çalıştırdığı bir kitapçı vardı orada, boş kaldığım zamanlarımda gelip ona yardım ediyordum. Onun da hoşuna gidiyordu, hem okumaya olan merakım, hem de ona bedavadan çalışıyor olmam. Böylece ben geldiğimde o dükkanı bana bırakıp derneklere gidebiliyordu. Konuşmayı, başka sol fraksiyonların taraftarlarıyla laf yarıştırmayı çok seven biriydi. Kulakları çınlasın, Celal Ağabey o gün de Töb-Der’e gitmişti, dükkanı bana bırakıp. Akşama değin mahsur kaldık orada. Saldırgan grup nihayet dağılmıştı. Ama ben Celal Ağabey gelene kadar bekledim dükkanı. Faşistlerin saldırısını savuşturmuştuk ya, annemleri merak ediyordum. Bir de Ermeni komşularımızı. Varto Abla, Marsa Abla ve diğerleri... Nihayet Celal Ağabey geldiğinde girintili çıkıntılı sokak aralarından eve gitmiştim. Neyse ki bizim mahallede herhangi bir sorun olmamış, babam da erkenden eve gelmişti. Gözü yaşlı annemden sıkı bir “neredeydin sen” dayağı yemekten kurtulmam imkansızdı tabii...

O günler ve sonrası, 12 Eylül, zor ve karanlıktı.

Kendi yurdunda sadece ve sadece yaşayabilmek için, inancını dahi yakacak, saklayacak insanlar olmak durumuna düşmenin acısıyla yoğrulduğumuz yıllar...

İnancını saklamak, ibadetini saklamak, memleketini saklamak, dahası inancını yakmak... ülkemizin yakın tarihlere değin yaşadığı bir büyük yüzleşme gerçeğidir.

Kardeşlik ülküsünde kavilleşmek

Her yeni yıl, ister istemez bir muhasebe vesilesidir. Nereden nereye geldiğimizin muhasebesini yaparken, geçmişi unutmamak ama yönümüzü de geleceğe çevirmek durumundayız. Ne değişimi görmezden gelmektir doğrusu, ama ne de bedeli ağır ödenmiş bu değişimi olması gerekenden uzak durmanın gerekçesi haline getirmek...

Çünkü inancını (dahi) yakmış insanların birikmiş travmalarının, acılarının ağırlığı var omuzlarımızda. Bu ağırlığın altında ezilip kalmamanın yegane gücü ise, geleceğimizi sahici bir kardeşlik ülküsüyle kurmak için kavilleşmekte bulunuyor...

29 Aralık 2012 İnancını yakmak... (star.com.tr)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...