Ana içeriğe atla

'Oğlum biz neler gördük'

Çin’e kadar giden ama ‘hemşerimizdir’ diye en yüksek oyu aldığı memleketine seçimlerden sonra bir kez dahi gelmeyen, ‘yeni CHP olduk’ deyip dört yanına ‘ulusalcı’ denilen kişileri oturtan, ‘Kürtlerle eşit olamayız’ diyene laf ola beri gele ‘burası üniversite kürsüsü değil’ demekten gayrı lafı olmayan, Mustafa Kemal’i eleştirmeyi ‘ihanet’le eşdeğer gören CHP genel başkanları gördük...

Oğlum biz neler gördük... Şu Munzur’un dili olsa anlatsa nasıl kan aktığını... Halvori Gözeleri dile gelse, uçurumlardan öbek öbek insanların nasıl kendilerini “son çaremizdir” deyip Munzur Baba’ya bıraktıklarını... Munzur Dağları konuşsa bir, nelere tanıklık etmiş, nasıl kana ve ateşe boyanmış günler, haftalar, aylar ve yıllar boyu... Ağaçlar dile gelse, otlar, çiçekler, börtü böcek, nasıl aç kalmışız bu dağların bağrında, bizi asırlardır besleyen, büyüten bu dağlar, ormanlar neler görmüş...

Oğlum biz neler gördük... Havadan ateş yağıyordu üstümüze. Ateş ve ölüm. Biz ölümün her türlüsünü bilirdik de, havadan da ölüm yağarmış meğer. Sonradan öğrendik, “Mustafa Kemal’in demir kuşları” imiş. Öyle koyduk adlarını. Biz ilk uçağı böyle tanıdık, havadan üstümüze ölüm yağdırırken...

Ha Kerbela, ha Dersim

Neler gördük biz oğlum... Dediler “silahlarınızı teslim edin”. Ne var ne yok teslim ettik. Zaten ne silah olacaktı ki elimizde, Rus harbinden kalma mavzerlerdi çoğu. Silahları topladılar “daha vardır, onları da verin” dediler. Baskınlar oldu köylerimize. Erkekleri toplayıp işkence ettiler gözlerimizin önünde. Bazılarını kurşuna dizdiler ibret olsun diye. Harekat daha başlamamıştı o zaman. Silahları topladılar, mesele bitti sandık. Ne de olsa devlet idiler. Yeni düzen, nizam lazımdı memlekete. Çileli de olsa nizam bizim için de iyi olur sandık. Değil mi ki bizim de yurdumuzdu burası. Yollar yaptılar ilkin. Kışlalar yaptılar. Her taraf asker doldu. Dilini bilmediğimiz, dilimizi bilmeyen insanlarla doldu Dersim. Koca koca binalar yaptılar. Millet açtı. İş kapısı dedik, o inşaatlarda çalıştık. Herhalde her şey daha iyi olacak sandık. Ne eşkıyalık kaldı, ne talana çıkan. Ekip biçmeyi yeniden öğrendik. Hayvanlarımız vardı. Dağ taş nimetti. Huzur olsun, huzurumuzu bozmasınlar, hükümet olsunlar, devlet olsunlar, biz başka ne isterdik.

Oğlum biz neler gördük... Seyit Rıza teslim olmaya gitti Erzincan Valisi’ne. Tuttular. Elazığ’a götürdüler. Savunma bile yapamadıkları mahkemede yargılandılar. Asıldılar. Asılarak öldürüldüler. Önce oğlunu astılar Seyit Rıza’nın, Resik Hüseyin’i, onun ve diğerlerinin idamını seyrettirdiler, sonra onu astılar. Biz sanıyorduk ki dertleri Seyit Rıza’dır. O biraz da bu yüzden teslim oldu. “Benim kellemle Dersim kurtulacaksa, işte kellem” dedi. Mesele o değilmiş. Bilmiyoruz ne istediler bizden, anlamadık, ama asıl toplu katliamlar 38’de oldu. O ne kanlı tufandı, o ne Kerbela’ydı, o ne cehennemdi bize yaşattılar...

Oğlum biz neler gördük... Sürgün kafileleri ile kara trenlerin kara vagonlarına doldurdular bizi. Bilmediğimiz diyarlara gönderildik. Parça parça olduk, parça parça, paramparça... Ne dil bilirdik, ne yol yordam. İyi insanlar da vardı gittiğimiz diyarlarda, dilimiz, ibadetimiz başkadır diye bize kem gözle bakmayan, yardımcı olan, Allah korkusu olan, vicdanı olan, acımıza ortaklık eden insanlar... Kız çocuklarımızı besleme yaptılar kendilerine subaylar. Onların başına neler geldi bir Allah bilir, bir de başına gelen, yaşayan...

Dersim’e Dersim diyemeyen

Oğlum biz neler gördük... Yaşadık geldik bugünlere de, ne acılar yaşadık... Kimliğini, inancını saklayarak, gizleyerek yaşamak ne demektir, bilen bilir. Bilen bilir, varlığımızı nasıl uğursuz oyunlar oynamak için kullandılar; Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi’de neler getirdiler başımıza... Nasıl birbirimize düşürmek istediler bizi... Darbe dönemleri gördük, memleketimizi açık hapishaneye, işkencehaneye çevirdiler... Oğlum biz neler gördük... Dersim’e “Dersim” denildiğini de gördük, şükür. Başımıza gelenin “katliam” olduğunu söyleyen başbakanlar gördük. Derdimizi, davamızı kimseler bilmezdi, şimdi duymayan kalmadı. Varlığımıza, kimliğimize, inancımıza kasteden partinin başına Dersim’e “Dersim” diyemeyen, başımıza gelene “katliam” diyemeyen birinin geldiğini de gördük... Çin’e kadar gidip “adamımızdır, hemşerimizdir” diye en yüksek oyu aldığı memleketine seçimlerden sonra bir kez dahi gelmeyen, “yeni CHP olduk” deyip dört bir yanına “ulusalcı” denilen kişileri oturtan, “Kürtlerle eşit olamayız” diyen birine laf ola beri gele “burası üniversite kürsüsü değil” demekten gayrı söyleyecek lafı olmayan, Mustafa Kemal’i eleştirmeyi “ihanet” ile eşdeğer gören CHP genel başkanları gördük... Oğlum biz neler gördük ve daha da neler göreceğiz, kim bilir... Ama asıl görmek istediğimiz barıştır bizim... Biz ki bu acıların insanlarıyız, barıştan gayrısı derman değildir bize... Hiç değilse, ne biz ne çocuklarımız gün yüzü gördü bu hayatta, torunlarımız görsün barış içinde kardeşçe yaşanan bir Türkiye’nin ne güzel bir ülke olacağını...

***

Deyin ki 1991 yılında son nefesini çok sevdiği köyünde veren ve terk-i diyar ettikten üç yıl sonra köyü yakılan ninem girdi rüyama ışıltılar içerisinde, dile geldi ve o anlattı, ben yazdım...




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...