Ana içeriğe atla

Hayat nasihattir

Ninem, benden sonra köye gitti ve orada verdi son nefesini. Geride gün yüzü görmemiş hayatından anılar bırakarak bana ve bir de Tanrı’dan, Dersim evliyalarından, insanları iyilik, doğruluk yolundan ayırmamasını, kötülüklerden uzak tutmasını dileyen dualar...

Yoğun ve yorucu bir gündü. Zihnim yorgundu daha çok. Sağıma soluma dikkat ederek girdim eve. Annem komşularda olmalıydı. Yaşlı ninem karşıladı beni. Gözleri iyi görmüyor, kulakları da iyi işitmiyordu artık ya, “seni kokundan tanıyorum” diyordu. İçeri geçtim. Kerpiç tuğlalı, toprak damlı evimizin tek gözlü odasına. Uzandım. Annemin evine gelişim doğru değildi aslında. Bu, son olmalıydı. Vedalaşıp gitmeliydim sabah erkenden. Zaten “birkaç günlüğüne geldim” filan demiştim.

Ninem, aç olup olmadığımı sordu. “Değilim” dedim, annem gelsindi de. Ninem kapı önüne çıktı. O günden sonra anladım ninemin bu davranışının sebebini. Benim nöbetimi tutuyordu aslında o...

Ninem kapının eşiğine henüz çökmüştü, sokağa bir anda ekip otoları doluştu. Uzandığım yerden doğrulup karşımdaki pencereden dışarı bakındım. Perde çekiliydi ve sokağı göremiyordum. Ama gelenler polisti elbet ve hedefleri de annemin evi, yani ben idim... Bir yere kımıldayamazdım. Ne bir başka pencere, ne de kapı vardı.

Sene 90, Elazığ’da Seko’da...

“Çekil kapıdan kadın, içeri gireceğiz!”

Ninemi fazla itip kakmasalar, evi dağıtmasalar bari... Annem, ninem çok üzüleceklerdi. Birkaç sene olmamıştı “içeriden” çıkalı ve daha yeni çıkmış iken...

Ninem yarım yamalak Türkçesini Kürtçe ile karıştırarak, “kes çino çe de, yoktur kimse evde” diyordu...

Ahh... çilekeş ninem...

“Var mı yok mu bir bakalım hele... Çekilsene önümüzden!”

“Ma durun nere giriyosuz içeri! Yoktur kimse...”

Ninemi incitmeseler... Özürlü, kendini ifade etmekten aciz bacım da dikilmişti kapının önüne, sonradan kalbi bir türlü akıl sır erdiremediği bu hayata dayanamayıp vefat eden ablam, Kıymet, o da... Çakılıp kaldığım yerden doğruldum. “Beni mi arıyorsunuz, buradayım” demek için... O anda annem geldi. Peşi sıra diğer komşular... Durdum... Ninemin belli belirsiz sesini duydum, “lawemin çe de” (oğlum evde).

Annem de, ninem de yaşlı, ufak tefek kadınlardı. Kıymet zaten iki büklüm, yarım bir insan... Ama kapı önünde devleşmişlerdi adeta. Annem, “kimse yoktur evde, kimsemiz yoktur” diyordu, “ne istiyorsunuz bizden” diyordu, “iki garip esketekiz (kimsesiz kadın), nedir kapımıza gelmişsiniz” diyordu, “erkeğimiz yok” diyordu, “giremezsiniz, ne istiyorsunuz bizden” diyordu...

“Oğlun evde mi, ona bakacağız, çekilin kapıdan!”

Diğer komşu kadınlar da gelmişti o sırada... Konuyu anlamışlardı tabii. Zaten kendimi onlardan gizlemek aklımın ucundan geçmiş değildi. Ellerinde büyümüş sayılırdım... Dört bir yandan polisleri çevrelemiş bağrışıyorlardı. Sesleri birbirine karışıyordu ama hepsi de aynı şeyi söylüyordu.

“Ne istiyorsunuz yalnız kadından? Kocası ölmüş zaten, kimsesizdir... Erkeği olmayan eve girilir mi? Kimseler yok evde, olsa biz bilmez miydik...”

Bir anda sessiz, kendi halinde sokağımızda bir vaveyladır kopmuştu. Polisler, etraflarında çoğalan kadınların bir türlü engel olamadıkları bağrış-çağrışından bunalmış, biraz da işin renk değiştirmesinden ürkmüş olmalıydılar.

“Tamam tamam! Bağırıp durmayın. Bak hatun, oğlun buralardaymış diye duyduk, onun için geldik. Görürsen onu, de ki ayağını denk alsın”...

Bu sözlerin ardından otolarına binip gittiler. Ama annemin ve komşu kadınların bağrış-çağrışları bir süre daha devam etti... “Oğlum içeriden yeni çıkmış... Ne istiyorsunuz ondan? Kime ne yapmış? Ne istiyorsunuz bizden?”

Sene 1990 idi. O zaman annem Elazığ’ın “Seko Mahallesi”nde oturuyordu, resmiyetteki adı “Mustafa Paşa Mahallesi” olmasına rağmen herkesin “Seko Mahallesi” dediği, ilkokulu okuduğum, çocukluğumun geçtiği mahallede. “Seko” ise, bir zamanlar burada yaşamış, herkese bir şekilde iyiliği dokunmuş, sevilen sayılan bir Ermeni yurttaş imiş. Mahallenin en önemli özelliği, etnik, dini, sosyolojik yapısı itibarıyla Elazığ’ı özetleyen bir mahalle olmasıydı. Mesela oturduğumuz sokakta Türk ve Kürt ailelerin yanı sıra Ermeni aileler de vardı.

O gün, orada, annemin evinde olduğumu bilmelerine rağmen polislere karşı koyan insanlar arasında sadece Dersimli kadınlar yoktu, Türk, Palulu Zaza ve Ermeni aileler de vardı. Normalde değil polise karşı koymak, devletin adının geçtiği yerde korkuyla irkilmekten kendilerini alamayan bu insanların etnik, dini kimlikleri gibi siyasi tercihleri de “çeşitli” idi ayrıca.

Hayat artık başkadır!

Mesela mahallede kulakları ağır işittiği için insanların “Sağır Selaha” diye bildikleri Saliha Teyze, Türk idi ve Adalet Partisi’ne oy verir, solcuları sevmezdi... Namazında niyazında, kendi halinde biriydi. Yıllarca kapı komşusu olmanın, benzer hayat zorluklarına göğüs germenin etkisiyle elbette, bize karşı çok iyi olan bir insandı... Bir tür imalathaneye çevirdiği evinde yaptığı halka tatlılarını sattığımız, mahallede “Şorikli Rabe” adıyla bilinen Rabia Teyze mesela, o da Palulu, Zaza idi. Bir eli sakattı doğuştan, konuşurken tükürükler saçan biriydi, lakabı da bu özelliğinden dolayı idi zaten.

Fatma Abla, oğullarıyla benzer kaderleri paylaştığımız bir hemşerimizdi. Pamuk Abla da öyle... Varto Abla ise, devletin, polisin adının geçtiği yerde dahi evine kapanıp pencerelerinin perdelerini çeken bir Ermeni...

Ben o yoksul mahalleden, kendi halinde insanların yaşadığı sokaktan çıktım hayatın içine. Birbirimizin Türklüğünden, Kürtlüğünden, Ermeniliğinden, Aleviliğinden, Sünniliğinden önce esas dert, her birimiz için değişik nedenlerle bir “korku” kaynağı olan “devlet”in ta kendisiydi...

Devletin empoze ettiği ideolojik “hassasiyetlerimiz” olmazdan evvel, “biz” birbirimizi yeri geldiğinde devletten de korur idik...

Darbe zamanlarında ihbar edip yakalattığı kişilerin aileleriyle sonradan dost olup içerideki evlatlarına “cahillik işte...” deyip özür haberleri eden teyzeler, amcalar da biliyorum ben...

O sokak ve mahallelerden eser kalmadı gerçi, o sokak ve mahallelerin insanları da göçüyorlar dünyadan. Hayat artık başka türlü akıyor. Zamanları ve hayatlarımızı birbirine bölen, çelişkiler yüklü, bazen korkunç ve hep karmaşık bir devirde yaşıyoruz artık.

Keşke demeden yaşayabilmek

Ne kadar ayrımında olarak yaşıyoruz bu gerçeği, emin olamıyorum bazen; biz aslında bir birarada yaşama imtihanından geçiyoruz. Ve “devlet” geriledikçe hayatlarımızdan, kendimiz olmak çabasıyla yeniden anlamlandırıyoruz varlığımızı. Hayatlarımızı başka korkuların esir almasına izin vermeyelim ve hele ki o “başka korkular”, Türklüğümüz, Kürtlüğümüz, Ermeniliğimiz, Sünniliğimiz ya da Aleviliğimiz olmasın sakın... Çünkü onlar her birimizin kimliği ve gerçeği. Bizi “biz” yapan değerler. Ve biz, yeniden “biz” olmak için birbirimizle yeniden tanışmak zorundayız...

Yukarıda anlattığım olaydan sonra, ben aynı günün gecesinde bilinmezliklerle dolu bir geleceğe doğru çıkıp gittim. Sonu “bir kez daha mahpusluk” olan bir yolculuktu çıktığım. O olay, yaşadığım tereddütleri netleştirmemi sağlamıştı.

Hayattır ve karar anları vardır. Yaşamım boyunca karşı karşıya kaldığım karar anlarında asla tümüyle kendime ait nedenlerle karar verme imkanı bulamadım. Ama verdiğim hiçbir karar için de sonradan “pişman” olmadım, belki hayıflandığım zamanlar olmuştur geriye dönüp baktığımda, ama “keşke...” diye düşünmenin çekici, fakat aynı ölçüde de yıpratıcı girdabına kapılmaktan uzak durmaya gayret ettim, “demek ki bunu yaşamam gerekiyordu” diye düşündüm. Dersler çıkarmaya çalıştım. Çıktığım bu yolculuğun da ağır bedelleri olacaktı; sanırım, göğüsledim...

Belki bir daha göremeyecektik birbirimizi, öyle vedalaştık annemle, ninemle, ablamla.

Nitekim ninem, benden sonra köye gitti ve orada verdi son nefesini. Geride gün yüzü görmemiş hayatından anılar bırakarak bana ve bir de Tanrı’dan, Dersim evliyalarından, insanları iyilik, doğruluk yolundan ayırmamasını, kötülüklerden uzak tutmasını dileyen dualar...

“Ya Haq... Ya Mıhemmed... Ya Ali... Ya Hüseyn e Kerbelay... Ya Xizir...Ya Tijahomete... Ma rastê qusıri meke... Şêrri wertê mara tever ke!”



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...