Ana içeriğe atla

Öylesine bir gündü, hayat devam ediyordu…

Sabah erken kalktım, 7’yi çeyrek geçe. Ne olur ne olmaz diye telefonumun alarmını kurmuştum ama alarm ötmeden uyandım. İyi uyuyamadım gece zaten. Dişçiye gidiyorum heyecanı. Mahpusluk zamanlarının en doğrudan tahribatı, boynumun yanı sıra dişlerim üzerinde oldu. Pandemi nedeniyle erteleyip duruyordum ama ufukta “normale” döneceğimiz bir zaman dilimi görünmüyor. Baktırmam lazım. Diş tedavisi, malum, pahalı. Bakalım ne yapacağım…

Kahvaltı niyetine ayaküstü birşeyler atıştırdıktan sonra çıktım. Yolum uzun. Geç kalmayayım. Caddede bineceğim otobüsü görünce ışıklarda durağa doğru küçük çaplı bir koşu yaptım. Otobüse yetiştim. Tenhaydı otobüs. İneceğim durağa daha var diye alışkanlıkla telefonumdan sosyal medyaya bakayım dedim. Nicedir facebookta ölüm haberleri paylaşılıyor. Telefon elimde kalakaldım. Zeynep. Zeynep Yıldırım… Bir süredir covid tedavisi görüyordu. Entübe edilmişti. Dün gece yaşamını kaybetmiş. Haydar da yoğun bakımda… Çok üzüldüm. Armutlu Pirsultan Cemevi Başkanıydı. Yeni çıkmıştı içeriden. Ailecek tanırdım. İyi, güzel ve dirençli, direnişçi bir insandı…Kardeşiyle epey mahpus yatmışlığım var. Aramam lazım. Ama önce kendimi toparlamalıyım…

Zeynep Yıldırım

Uzunçayır’da indim. İstanbulkartımı doldurdum. Metrobüse binmeden bir sigara içmek istedim ama tuttum kendimi. İş saati olmasına karşın metrobüs de tıka basa dolu değildi. Zincirlikuyu’da indim. Gültepe otobüsüne bindim ve Ortabayır’da indim. Yılmaz’la burada buluşacağız. Eskiden, eskiden dediğim söz gelişi değil gerçekten eskiden, 40 yılı aşkın bir zaman önce, buralara adım atamazdık. Ülkü ocakları vardı buralarda bir yerde, bir de karakol. Karakol duruyor. Onlar da “derelere” inemezlerdi kolay kolay. Ara sokaklarında adım izlerimiz vardır. Ama Gültepe’de olduğumu bilmesem, bildiğim Gültepe’yi anımsatacak hiçbir şey yok. Çok değişmiş her yer. Daha önce gittiğim Çağlayan ve Kağıthane de öyle…

Çay içtik Yılmaz’la, ne var ne yok sohbeti, Zeynep… Yılmaz diş teknisyeni, yıllardır. O kadar lafını etmemize rağmen ancak gelebildim. Dişçiye gittik. Film çekildi, ardından film üzerinden muayene… Doğrusu moralim bozuldu biraz. Sağlam sandığım dişlerim de “problemli” imiş. Velhasıl kalıcı bir uygulamanın bedeli, arkadaş, tanıdık indirimine karşın hayli fahiş. Düşüneceğim dedim. Bir karar vermem gerekecek. 

Hazır bu tarafa geçmişken adı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü olarak değiştirilen Dernekler Masası’na uğramayı planlamıştım. Biraz yürüdüm. Şişli’den metroya bindim. İyi; metro da kalabalık değil. Herkes de maskesini düzgün takmış görünüyor.

Şişhane’de inip Karaköy’e doğru yürüdüm. Taksim’e her geldiğimde yaptığım gibi. Şişhane’de polisler ve Toma’lar vardı. Neden ki, bilmiyorum. İstiklal Caddesi kalabalıktı. Uzak durdum. Galata Kulesi civarında Arap turistler çoktu. Dernekler Masası binası önünde acaip bir kuyruk vardı, şaşırdım. Kuyruğa girsem diye düşündüm bir an ama sonuçta vazgeçtim. Güneş altında bekle, sonra öğlen paydosuna, dolayısıyla öğleden sonraya kal. Olacak şey değil. 

Arkada görünen insanlar Dernekler Masası kuyruğu...

Karaköy’den Kadıköy vapuruna bindim. Bir çay içsem mi denize karşı diye düşündüm, büfe kapalıydı. Ramazan ya… Vapur çalgıcısı İstanbul’a dair şarkılar söylüyordu.

Galata Köprüsü

Kadıköy’e gelmişken biraz yürüsem… “Kadıköy muhtarı” diye takıldığım yazar arkadaşım Bilgehan’ı aradım, açmadı. (Duştaymış meğer, sonra o aradığında ben otobüse binmiştim.) Deniz kenarında oturdum. Kimseyi rahatsız etmeyeceğime kanaat getirdiğim bir yerde, bir sigara yaktım. Bir simit alıp martılarla paylaşsam ya… Etrafta simitçi yoktu.

Eve dönmeden Süleyman abiye uğrasam uğramasam tereddüdü yaşadım biraz. Uğradım sonuçta. Otobüste uyuklamışım biraz. Dün geceden uykusuz olunca…

Esnaf zor durumda. Süleyman abi de çalışanlar da belli etmemeye çalışsalar da, keyifsiz. Belirsizlik daha da tedirgin edici. Mert her zamanki gibi keyifsizliğini belli ediyordu tabii, babasından farklı olarak. Memleketin halinden ve gidişattan yana mutsuz. Aşı muhabbeti. Ben de yarın aşı olacağım. Sokağa çıkma yasağı var ama aşı olanlar için engel yokmuş. Aşı ne derecede çare olacak çok da bilinmiyor ama nüfusun büyük bölümü aşılanmalı ki “pandemi hız kesti” diyebilelim. Umarım. 

Dönüşte yürüdüm. Güneşli bir gün. Ağaçlar çiçek açmış. Doğa canlanıyor. Bahar...

Birkaç gündür günde ortalama 8 bin adım hedefini geçiyorum. Markete uğrayıp ekmek almalıyım kapanmadan…

Zeynep öldü. Cenazelere gidemiyor, son görevimizi bile yapamıyoruz ya, ne diyeyim...

Öylesine bir gündü ve hayat devam ediyordu işte…


22 Nisan 2021, Perşembe 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahhh... Melik

Tam adı,  (Şeyh) Melik Mansur Arsakay idi. Meksikalı isimleri böyle uzun olur galiba. Adıyla ilgili esprilerimize katlanırdı. Amedliydi. Zaza idi. Yaşam dolu idi. En zor zamanlarda dahi, neşesini korur, “Ma deza, gülmeyince geçiyor mu yani, hiç değilse gülelim” derdi... _______________________________________________ Kürtler, dünyanın neresinde olursa olsun, Newroz günlerinde, ölüm kalım ciddiyetinde bir müşkülatları yoksa, kolayca tarif edilemeyecek bir coşkuyla Newrozu kutlarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, evet, birkaç kişi de olsalar, bir araya gelir, mümkünse ateş yakar, üstünden atlar, Newroz coşkusunu yansıtan klamlar, stranlar eşliğinde gowende dururlar. Dünyanın herhangi bir köşesinde veya dağda ya da “içeride.” Ama ben 2026 Newrozunda herhangi bir mitinge, Newroz etkinliğine katılmadım. Newroz coşkusundan eser yoktu bende... Çünkü “mazeretim” vardı. Melik hastaydı. Yoğun bakımdaydı. Diyarbakır’dan arayıp kötü haberi veren arkadaşım, “Biliyorum çok severdin Melik’i, o...

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...