Ana içeriğe atla

Dinde zorlama yoktur zorunlu din dersi vardır!

Sorunu Alevilerin sorunu olarak görmek son derece yanlış ve yanılgılı bir yaklaşım. Söz konusu olan, her yeri geldiğinde “geleceğimiz” olduğunu vurgulama gereği duyduğumuz çocuklarımızdır, onların sözcüğün en geniş manasında sağlıklı gelişimidir

Alevilere özgü sanılmakla birlikte aslında devletin sahici bir laiklik anlayışını benimsemesi (bütün din ve inanç gruplarına, inançsız yurttaşlara eşit mesafede durması) gerektiğini savunan herkesin eşit yurttaşlık hakkını ihlal eden zorunlu din dersleri, eşit yurttaşlık sorunlarımızın önemli bir boyutunu oluşturuyor.

Bilindiği üzere yürürlükteki darbe anayasasının 24. maddesinin dördüncü fıkrasında, din derslerinin ilk ve orta öğretimde “zorunlu” ders olduğu hükme bağlanmıştır. Yani bir anayasal zorunlulukla karşı karşıya bulunuyoruz. İktidara gelenler, herhangi bir dersi keyifleri istiyorsa müfredattan çıkarabilirler ama din dersi için bunu yapmalarına anayasa engeli var.

Malum, 12 Eylül cuntasının şefi Kenan Evren, darbe yıllarında düzenlediği mitinglerde Kuran’dan ayetler okuyarak “Asmayalım da besleyelim mi?” türü konuşmalar yapıyordu. Darbe yıllarında peş peşe yeni imam hatip okulları açıldığını, bir kampanya halinde Dersim başta olmak üzere Alevi köylerine cemaatsiz camiler açıldığını da biliyoruz, hatırlıyoruz…

Peki bu durum, 12 Eylül darbecilerinin gayet dini bütün bir anlayışa sahip olmalarından mı ileri geliyordu?

Kuşku yok ki hayır.

Muratları, o dönem devletin kırmızı çizgilerini oluşturan “komünizm tehlikesi” ve “bölücülük tehdidi” konseptlerine dini etkili bir araç olarak kullanmaktan başka bir şey değildi. Dinin bu şekilde, Diyanet de seferber edilerek kullanılması, bir diğer kırmızıçizgi olan “irtica” tehlikesine karşı da güvence olacaktı. Hiçbir şey hesapladıkları gibi gerçekleşmedi, yaşanmadı ama bu başka bir tartışma konusu…

Zorunlu din dersleri, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” şeklinde adlandırılsa ve müfredatta çeşitli dönemlerde bazı kısmi değişiklikler yapılsa da, İslam’ın Sünni-Hanefi mezhebini esas alan bir anlayışla veriliyor. Bu değişikliklerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde (AİHM) açılan davalara “Bu din dersi değil ki, din bilgisi” şeklinde savunmalara konu edildiğini de hatırlatmak gerek.

Oysa bu savunma gerçeği yansıtmıyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, düpedüz mahkeme karşısında “hile” yaparak, aslında bu dersin yol açtığı ayrımcılığı savunuyor. Din dersi öğretmenlerinin de maalesef büyük çoğunluğu itibariyle özellikle Alevi öğrenci ve ailelere karşı ciddi önyargılarla hareket ettikleri bilinen bir gerçek. Google’a “Din dersi öğretmeni alevi” yazdığınızda karşınıza çok sayıda “Din dersi öğretmeninden Alevilere skandal ifadeler” türü haberle karşılaşacaksınız…

AİHM, 2014 yılında Türkiye’den “Zaman geçirmeden öğrencilerin zorunlu din ve ahlak kültürü derslerinden muaf tutulmalarını sağlayacak yeni bir sisteme geçmesini” isteyen bir karar aldı. Bu karara göre din derslerinin en azından “zorunlu” olmaktan çıkarılması gereği var. Ancak AİHM’in cemevleri kararı gibi bu kararın da gereği yerine getirilmedi.

Belirtmemek eksiklik olur; mahkemeye başvurmanız, çocuğunuzun Hıristiyan, Yahudi veya Alevi olduğunu belgelemeniz halinde bu derslerden muaf olması genellikle mümkün oluyor. Ancak bu, sorunu çözen değil aksine daha da ağırlaştıran bir uygulama. Düşünün ki çocuğunuz herkesin girdiği bir derse girmiyor… O çocuğun psikolojisi, diğer çocukların ona karşı tutumları, ailelerin yaklaşımları nasıl olur?

Bu soruyu düşünürken, Alevilerin hala kendilerini “az” ve “azınlıkta” hissettikleri ortamlarda Aleviliklerini gizleme tedirginliği yaşadıklarını da göz önünde bulundurmak gerek…

Seçmeli din dersleri

İlköğretim 4. sınıftan itibaren (bu da 9 yaşına tekabül ediyor) çocuklara okutulan zorunlu din dersi, pedagoji bilimine ters düşmektir. 12 yaşından önce çocukların kafalarını soyut kavramlarla karıştırmak, psikolojilerini bozmak, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin de ihlalidir… Bu dersler, ülkemizin zaten muzdarip olduğu dini ve etnik ayrımcılık, kutuplaşma sorununu çocuklara kadar indirgeyen bir nitelik taşımaktadır… Zulümdür. Eziyettir…

Ne var ki daha çok Alevilere mal olan zorunlu din derslerine itirazlara, bırakalım dikkate alınmayı, aksine müfredata yeni din dersleri konularak karşılık verilmiştir.

Alevi-Bektaşi inancından sadece kısmen ve Sünni bakış açısını yansıtan bir anlayışla bahsedilen zorunlu Sünni din dersleri yetmiyormuş gibi, 2012 yılından itibaren müfredata seçmeli Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed’in Hayatı, Temel Dini Bilgiler dersleri konulmuştur. Bu derslere katılımı teşvik etmek için Diyanet İşleri Başkanlığı, Müftülükler, Milli Eğitim Bakanlığı birimleri seferber olmuş durumdadırlar.

Dahası da var…

Okul öncesi din eğitimi

Geçtiğimiz yılın son ayında, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, bir Milli Eğitim Şûrası düzenlendi. 2014’ten bu yana toplanmayan Şûra, bakanlığın “En yüksek danışma kurulu” özelliği taşıyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan himayesinde toplanan Şûra için Erdoğan, “Milli Eğitim Şûrasının eğitimde yeni ufuklar açacağına inandığını” belirtmişti (Eylül 2021). Şûra’nın “tabii” başkanı Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer de toplantının ana temasının “Temel Eğitimde Fırsat Eşitliği” olduğunu açıklamıştı.

Şûra bileşimi, MEB, diğer bakanlıklar, kamu kurumları, yerel yönetimler, üniversiteler, meslek odaları, öğrenci ve veli temsilcileri ile eğitim alanında çalışmaları olan uzman isimler arasından MEB Genel Sekreterliği tarafından belirleniyor ve Bakan’ın onayına sunuluyor. Konu eğitim olunca bileşimin geniş kapsamlı olması, kuşkusuz ki gayet doğal. Toplantının ana temasının “Eğitimde Fırsat Eşitliği” olarak belirlenmesi ise bu alanda yaşanan sorunların ele alınarak çözüm önerileri geliştirileceğini düşündüren bir tercih.

Ne var ki Şûra’dan “eğitimde fırsat eşitliği” sorunlarına çözüm önerileri, projeleri değil de okul öncesi çocuklara din eğitimi verilmesi kararı çıktı! Şûra bileşiminin büyük çoğunluğu, bu kararı kabul etti: Toplantıya katılan 400 delege içinde sadece 46 kişi bu karara karşı çıktı. İster istemez akla geliyor, eğitimde “yeni ufuklara” yelken açmak ile kastedilen bu muydu acaba?

Bakan Mahmut Özer, Şûra kararlarının “tavsiye” niteliğinde olduğunu açıklasa da özellikle Alevi kamuoyunda zaten var olan tedirginlik daha da arttı. Nitekim yurt içi ve dışındaki Alevi kurumları, düzenledikleri etkinliklerle, imza kampanyalarıyla okul öncesi dini eğitim hazırlıklarına karşı çıktıklarını ortaya koydu ve bu kapsamda zorunlu din derslerinin “zorunlu” olmaktan çıkartılmasına yönelik taleplerini dile getirdiler.

Bu karar, eğitimde “fırsat eşitliği” sorunlarına bırakalım “çare” olmayı, aksine mevcut sorunları ve ayrımcılığı daha da derinleştirmekten, ağırlaştırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Çocuklar açısından eğitim sürecinin bir parçası olarak okul öncesi (yani 6 yaş öncesi) eğitimle ilgili sorunumuz, din eğitimini 3, 4, 5 yaşlarındaki çocuklara kadar yaygınlaştırmak mıdır?

Oysa yukarıda da değindim, konuyla ilgili bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu gerçek, 12 yaşına kadar çocuklara “soyut” öğeler içeren eğitsel dayatmalar yapılmasının büyük bir yanlış olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim söz konusu Şûra’ya katılan Anne Çocuk Eğitim Vakfı (AÇEV) ile Eğitimde Reform Girişimi’nin (ERG) konuyla ilgili değerlendirme metinlerinde de bunun altı çiziliyor:

“Erken çocukluk döneminde din, ahlak ya da değerler eğitimi adı altında, bu öğelerin çocuklara tanıtılması ve/veya empoze edilmesi, çocuğun zihninde anlam veremediği düşüncelerin veya karışıklığın, kimi zaman da korkuların oluşmasına yol açabilir.”

Burada altı çizilmesi gereken birbiriyle bağlantılı iki husus var: Birincisi, okul öncesi din eğitimi veyahut “değerler eğitimi” adı altında dini eğitim verilmesinin, çocukların sağlıklı gelişimi açısından çok ciddi sakıncalar içermesi ve ikincisi, zaten sorunları olan bir arada yaşama kültürümüzün çocukları da kapsayacak şekilde tahrip edilecek olmasıdır.

Denilebilir ki bu “tavsiye” niteliğinde bir karar ve uygulamaya geçirilmediğine göre abartmaya da gerek yok. Alevi kurumlarını bir araya getiren sebep tam da bu: İtiraz etmezsek, uygulamaya sokarlar…

Tekrar belirtmek gerek: Sorunu Alevilerin sorunu olarak görmek son derece yanlış ve yanılgılı bir yaklaşım. Söz konusu olan, her yeri geldiğinde “geleceğimiz” olduğunu vurgulama gereği duyduğumuz çocuklarımızdır, onların sözcüğün en geniş manasında sağlıklı gelişimidir.

Bu “tavsiye” kararının uygulanmayacak olması da sorunu ortadan kaldırmıyor. Eğer mesele ölümü gösterip sıtmaya razı etmek değilse…

Tipik bir kara mizah, her yeri geldiğinde “Dinde zorlama yoktur” denir. Ama din dersi zorunludur!

Eşit yurttaşlık sorunlarımızın merkezinde duran bir başka devasa sorun da, Diyanet İşleri Başkanlığı… O da gelecek yazının konusu…

19 Mart 2022 

Dinde zorlama yoktur zorunlu din dersi vardır! | Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (mlsaturkey.com)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...