Ana içeriğe atla

'Eskiden cemevi mi vardı?'

Cemevlerinin statüsü ile ilgili tartışmalarda bazen abesle iştigal yaklaşımlara halen rastlanabiliyor. Bu yaklaşımların sahipleri bazen bilerek bazen de bilmeden, empoze edilen cehaletin bir sonucu olarak, demagoji yapıyorlar, hakikati tahrif ediyorlar

Alevilerin “eşit yurttaşlık” istek ve taleplerinin somut alanları var ve bunlardan biri, cemevlerinin ibadethane statüsünün kesinleşmiş AİHM kararlarına rağmen tanınmaması. Aleviler “yurttaş” ama inançları, ibadetleri, ibadethaneleri itibarıyla öteden beri bariz bir ayrımcılığa uğruyorlar ve bu duruma “kader” diye boyun eğmeleri isteniyor, bekleniyor…

Cemevleri, Alevilerin ibadetlerini yerine getirdikleri mekanlar. Bu yıllardır ve fiilen böyle. Resmiyette ise, yurt sathında bini aşkın sayıdaki cemevi, herhangi bir “dernek” statüsünde. Oysa örneğin, cenazelerini cemevlerinden kaldırıyorlar. İbadetlerini cemevlerinde yerine getiriyorlar. Cemevleri, Alevilerin inançları ile birlikte kültürlerini, geleneklerini, sosyal dayanışma ve birlikteliklerini de yaşamaya, paylaşmaya çalıştıkları yerler aynı zamanda.

Cemevlerinin statüsü ile ilgili tartışmalarda bazen abesle iştigal yaklaşımlara halen rastlanabiliyor. Bu yaklaşımların sahipleri bazen bilerek bazen de bilmeden, empoze edilen cehaletin bir sonucu olarak, demagoji yapıyorlar, hakikati tahrif ediyorlar. Böylece, yine bilerek veya bilmeyerek, hakikati kendi dogmalarına uydurdukları yanılgısına kapılıyor ve kendi uydurduklarına inanmakla kalmıyor, herkesin de inanması gerektiğini düşünüyorlar.

Mesela deniyor ki, “Eskiden cemevi mi vardı?” Kastettikleri manada yoktu, evet. Ancak buradan hareketle hemen katastrofik (=berbat) komplo teorileri üretmeden önce cümlenin devamını dinlemek gerek… Kastettikleri manada, yani bugünkü mimari, fiziki mekanlar olarak yoktu; ama cemevi elbette ki vardı! Kapatılana değin Alevilerin nüfus olarak yoğun oldukları yerlerde dergahları vardı. Malum, Aleviler daha çok devletin elinin kolunun nispeten uzağındaki kırsal kesimlerde yaşarlardı ve köyün en büyük ve “güvenli” evi, cemevi misyonu üstlenirdi. “Neden güvenli?” diye soran olursa eğer, Aleviliğin yasak olduğunu hatırlatmak durumundayım…

Perşembeyi cuma gününe bağlayan gecelerde illegal bir örgüt toplantısı yapar gibi güvenlik önlemleri alınarak ceme durulurdu.

Alevilik bu coğrafyada yüzyıllardır var. Yavuz Sultan Selim’in halifeliği Osmanlı’ya getirmesi ve Sünniliğin bir “devlet dini” olarak benimsenmesi ile birlikte Anadolu coğrafyasında Alevi-Bektaşi inancı “yasaklı” oldu. Bu dönemden itibaren Aleviler için tarih, kanlı ve karanlık bir varlık-yokluk direnişi tarihidir…

Şehirleşme süreciyle birlikte kırlardan kentlere taşınan, maruz kaldıkları katliamların ardından göçlerle metropollere, Avrupa ülkelerine göçen Aleviler inançlarını nasıl yaşayacaklardı? Cemevleri bu sürecin ve beraberinde büyüttüğü ihtiyacın kaçınılmaz sonucudur.

İhtiyaç meselesinin anlaşılması için şöyle düşünmekte de yarar var sanırım: Eskiden, misal, insanların otopark sorunları da yoktu. Ama şimdi var ve bu yüzden büyük şehirlerde kocaman katlı otoparklar yapılıyor…

‘Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse…’

Bir başka demagoji daha var ve bu “eskiden cemevi mi vardı?” cehaletinden daha tehditkar bir zihniyeti ortaya koyuyor: “Aleviler ibadet edeceklerse camiye gitsinler! Cemevlerini camiye alternatif yapmak istiyorlar!” Beraberinde genellikle “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse en süper Alevi benim” dediklerini de biliyoruz.

Bu, çok açık ki bir Aleviliği kendine göre tarif etmek gayretkeşliği. Özünde Alevilikle ilgili birbirinden aşağılık önyargılar, iftiralar, karalamalar barındıran bir yaklaşım olduğunu da belirtmek durumundayım. Ayrıca Alevilerin haklı asimilasyon kaygılarını canlandırmaktan başka bir “etkisi” de yok; kimsede bir sempati uyandırmıyor yani…

Hemen ve öncelikle şunu vurgulamak durumundayım: Hasbelkader bir Alevi olarak, Alevi meselesiyle ilgili naçizane görmüş geçirmiş, gözlem ve araştırma yapmış, okumuş yazmış biri olarak Alevilerin bırakalım camiye veya Sünniliğe alternatif olmayı, Sünni yurttaşların namazına niyazına, orucuna ibadetine, ibadet mekanlarına herhangi bir şekilde saygısızlık yaptıklarını bugüne değin görmedim, duymadım. (Keşke bunu tersinden de aynı kesinlikle ve aynı güvenle söyleyebilseydim.)

Nedenini niçinini merak eden öğrenebilir ama bilinir ki Aleviler namaz kılmaz ve Ramazan orucu tutmazlar. (Ama bazı yörelerde Cuma namazına, bayram namazlarına katılan, Ramazan’da birkaç gün de olsa oruç tutan Aleviler vardır.) Bu bilinmesine karşın Alevilerin camiye, namaza, Ramazan orucuna çağrılmasında bir “iyi niyet” gören beri gelsin…

“Alevilik Ali’yi sevmekse…” diye başlayan cümle için de aynı şey söylenebilir. Kerbela Olayını anlama, anlamlandırma düzeyleri de bu cümle kadar yüzeyseldir. Kerbela ve Hüseyin’in, Zeynep’in duruşu ve direnişinin Alevilerin maneviyatlarında ifade ettiği değerlerden ise zaten bihaberdirler.

Belki bu kadar açıklama da yapmadan şunu söylemek yeterli olurdu: Alevileri veya herhangi bir inanç grubunu kendinize göre tanımlama, kendi kalıplarınıza sokarak tarif etme hakkını size kim verdi? “İnanıyorsanız şöyle inanın, ibadetinizi böyle yapın” şeklinde bir dayatmaya siz maruz kalsaydınız ne düşünür, ne hissederdiniz acaba?

‘Önce kendi aralarında birlik olsunlar, bakarız…’

Bir de ilk bakışta “iyi niyetli” gibi görünen bir yaklaşım daha var. Bunu, bugüne değin meselenin gündeme geldiği dönemlerde daha çok iktidar partisi çevrelerinden ve destekçilerinden duyduk. Diyorlar ki, “Aslında Alevilerin haklarını tanıyacağız, taleplerini yerine getireceğiz, ama Aleviler çok dağınık, önce kendi aralarında birleşsinler öyle gelsinler, bakarız…”

Alevilerin “dağınık” olduğu, Avrupa’yı da kapsayacak şekilde farklı Alevi yorumları olduğu, bu durumun zaman zaman Alevi kurumları arasında -bence yersiz- bir tartışma gündemi oluşturduğu, doğrudur.

Alevilerin ve özellikle de Alevileri temsil iddiasındaki kurumların, bilmedikleri başka sorunları da var. Alevi kurumlarının başındaki isimlerin bazılarının “sorunlu” bir zihniyet taşıdıkları da söylenebilir mesela. İlla söylemek gerekirse, bazıları Alevi olmayan (şart da değil tabii), Alevi meselesiyle ilgili yüzeysel olmaktan öteye gitmeyen uçuk-kaçık fikirlerini “büyük buluş” edalarında Alevi toplumuna empoze etmeye çalışan ve kendilerine “tarihçi, araştırmacı” sıfatı yakıştıran birçok kişi de var…

İyi de bunun Alevilerin eşit yurttaşlık taleplerinin karşılanması ile, çözüme kavuşturulması ile ne ilgisi var?

Alevilerin kendi iç sorunları kendilerini ilgilendirir. Bu sorunlarını zamanla çözebilirler veya çözemezler.

İpe un seren tutumlarını gerekçelendirmek için öne sürdükleri bu “mazeret” eğer kötü bir demagoji değilse berbat bir totolojidir…

Yine de hatırlatmadan geçmemek gerek: İslam inancını benimsemiş Müslümanlar çok sayıda mezhebe bölünmüşlerdir. Tek başına Sünnilik bile kendi bünyesinde birçok farklı yoruma sahiptir. Diğer dinlerde de durum pek farklı değildir…

Sorun, tartışma ve pazarlık kabul etmeyecek ölçüde haklı bir talep olan eşit yurttaşlık istemlerini çözüme kavuşturma sorunudur.

Kaldı ki “birlik değiller” denilen Alevilerin tamamı, bu istemleri sahiplenmektedir.

Örneğin, cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması gerektiğini savunmayan bir tek Alevi bile yoktur.

Eşit yurttaşlık haklarının çiğnendiği diğer sorun ve taleplerle ilgili de bu durum aynen geçerlidir. Misal, Diyanet İşleri Başkanlığının mevcut yapısı, statüsü ve faaliyetlerinden rahatsızlık duymayan, zorunlu din derslerinden şikayetçi olmayan bir tek Alevi bile yoktur. Bu kadar açık, net ve kesin söyleyebiliyorum, çünkü gerçek budur.

Demek oluyor ki sorun, “Aleviler birlik olsunlar önce” sorunu değil; mevcut ayrımcı statükonun sürüp gitmesi tercihidir…

Tarihimizden seslenen Seyit Rıza’dır: Ayıptır! Yazıktır! Günahtır! Zulümdür!

13 Mart 2022 

‘Eskiden cemevi mi vardı?’ | Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (mlsaturkey.com)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...