Ana içeriğe atla

Devlettir ayrımcılık da yapar, küfür de eder!

Toplumun ciddi ve cesur bir yüzleşme sorumluluğu var; öylece duruyor orta yerde.

Geçtiğimiz 28 Mayıs günü Tahir Elçi Vakfı’nın Diyarbakır’da düzenlediği “Ayrımcılık” konulu konferansta, memleketin ayrımcılık sorunları masaya yatırıldı. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan değerli isimlerin sunumlarını hüzünle dinledim. Ben de Alevilerin bu coğrafyada yaşadıkları ayrımcı uygulamaları, mağduriyetleri anlattım.

Bu coğrafyada hasbelkader Kürt olarak dünyaya gelmişseniz, ömrünüz çilelerle örülü bir yolda geçecek demektir. Hayatın her alanında “olağan şüpheli” muamelesi göreceksiniz; “bölücü” olabilirsiniz yani. Hele ki Kürtlüğünüzün ayrımında biri iseniz… Gerçi “gizlemeye” çalışsanız da nafile; şivenizden bellidir, gözlerinizden, duruşunuzdan bellidir…

Alevi iseniz, ayrımcılık derken aklınıza her ne geliyorsa, bunu misliyle çarpmak durumundasınız. Çok uzun bir evveliyatı olan birbirinden iğrenç iftiraların, tahrifatların, yalanların, önyargıların şekillendirdiği bir toplum tarafından kuşatılmışsınız… O önyargıları her “lazım” olduğunda üfürüp duran bir devlet zihniyeti vardır… Katliamlar yer etmiştir ruhunuzda, hafızanız her daim canlıdır ve yaşamak, her an tetikte olmanızı gerektirir…

Kaldığı kadarıyla Ermeni iseniz, Rum iseniz veya Yahudi inancına mensup iseniz, “gayrimüslim” birisiniz demektir; yani Müslüman değil, İslam’a teslim olmamış… Bu tanımlama bile kendi başına kökleri derin bir ayrımcılığın tarifi ve tezahürüdür… Bu coğrafya sizin de vatanınızdır ama azınlık hukukuna tabisiniz; çoğu zaman esamisi bile okunmayan bir hukuktur bu ve yaşadığınız toprakları göç edip terk etmemişseniz eğer, “güvercin tedirginliğinde” bir hayat yaşamaktır yazgınız…

Süryani iseniz, “azınlık” bile değilsiniz demektir zaten veya Êzidi ya da Keldani… Yaşıyor olmanıza şükretmekten başka yapacak bir şeyiniz yoktur…

Ayrımcılık kuşkusuz sadece dini ve etnik kimliklerle ilgili yaşadığımız bir sorunumuz değil. Kadın iseniz mesela, “namus” veya “töre” gerekçeleriyle katliniz “vacip” olabilir. “Ya benimsin ya kara toprağın” baskısı altında olabilirsiniz. Erkek egemen bir toplum ve aynı zihniyeti taşıyan bir devlet otoritesi altında, her şeyinizle gözaltındasınız. Yaşam tarzınız nedeniyle, tercihleriniz nedeniyle, kendi olmak çabanız nedeniyle ve hele ki “yeter!” diyen bir itiraz potansiyeliniz varsa, adınız “sürtük!” olur, “aşüfte!” olur, “orospu!” olur… Tacizcileriniz, katilleriniz mahkemelerde hafifletici nedenlerle salıverilir…

“Makbul” sayılmayan cinsel tercihleriniz varsa, zaten başınıza her ne gelirse “revadır!”… 

Ya yoksul iseniz?

Ayrımcılığın bir de toplumsal, sınıfsal boyutu var elbette. Neticede sınıflı, toplumsal hiyerarşideki yeri “zenginliği” ile ölçülen bir dünyada yaşıyoruz. Asgari ücretle geçim mücadelesi veren bir insansanız veya işsizseniz, yoksulsanız, istatistiklerde “açlık” ve “yoksulluk” sınırındaki sayılardan ibaretsiniz. Ne devlet ve ne de toplum nezdinde bir itibarınız vardır; insan onuruna, haysiyetine yaraşır bir muameleyi belki rüyalarınızda görürsünüz. Tabii ki seçimden seçime hatırlanırsınız. Olmadık vaatler, umutlar, makarna, kömür, cebinize sıkıştırılan üç beş kuruş…

***

İktidar sahiplerinin, sözcülerinin oldum olası en revaçta klişe söylemlerinden biri, malum, “birlik ve beraberlik” temalıdır. Ülke olarak birlik ve beraberliğimizi her birimiz her zaman, her an korumak için tetikte olmakla yükümlüyüz. Çünkü birlik ve beraberliğimiz sürekli olarak iç ve dış mihraklar tarafından tehdit edilmektedir. Bu tehditlere karşı devletimizin etrafında sımsıkı kenetlenmemiz gerekmektedir…

Bu birlik ve beraberliğimiz neden hep tehdit edilmektedir? Dış mihraklar iyi kötü tahmin edilebilir ama bu “iç mihraklar” kim ya da kimler? “Çok güçlü” devletimiz neden bu mihrakların işini bir seferde bitirememektedir? Devlet deyince neden akan sular durmalıdır? Neden iç ve dış düşmanlar olmadan, normal bir ülke ve toplum olamıyoruz bir türlü?

Kuşkusuz daha da çoğaltılması mümkün bu sorular son derece “sakıncalı” sorular. “Makbul” ve “özde” bir vatandaşın aklının ucundan dahi geçirmemesi gereken “muzır” sorular. Duruma göre “bölücü”, “yıkıcı”, “mezhebi bölücü”, “sözde vatandaş” ithamlarına bu tür soruları olanlar maruz kalıyor zaten; “normal” ve “makbul” vatandaşın kafası rahat. Herhalde. 

Bu ithamlar son günlerde biraz daha çeşitlendi memleketin “o” tarafından gördüğüm kadarıyla. Mesela Gezi için devlet-i âlinin söylemlerinden farklı düşünüyorsanız, “sürtük!” yaftası yiyorsunuz…

Devlettir; sever, döver, öldürür, işkence eder, ayrımcılık yapar, küfür eder…

Ayrımcılık kendi içinde birçok konu başlığı ile dolu bir sorunumuz. Geleceğimize güvenle bakmamızın, iç barışımızın (“birlik-beraberlik” de diyebilirsiniz) önündeki en büyük engel. Sorunun kaynağı ise, öncelikle egemen devlet aklı…

Ne var ki o aklın tesiri altındaki toplumun da ciddi ve cesur bir yüzleşme sorumluluğu var; öylece duruyor orta yerde…

3 Haziran 2022 

P24 - Devlettir ayrımcılık da yapar, küfür de eder… (platform24.org)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...