Ana içeriğe atla

"Önce merhaba Savcı Bey"

 “Önce merhaba Savcı Bey” dedim elimi uzatarak. Birkaç dakika elime baktı.

Mahpushane deneyimimi yazmamı isteyen okurlar oluyor. Demek hâlâ okumayan bir yana duymayan, bilmeyen var: Ülkenin 80 ve 90’lı yıllarında mahpus yattım ve bu dönemlere ilişkin tanıklığımı iki kitapla belgeleştirdim. İlki, Demeyin Anama, İçerideyim (İletişim Yay. 2017) ve ikincisi 90’larda Mahpus Olmak (İletişim Yay. 2018).

Tahmin edileceği üzere, zor kitaplardı. Zor yazdım. Bazı bölümlerinde tıkandım, aylarca ara vermek durumunda kaldım. İster istemez yaşananlar canlanıyor insanın gözünde, yüreğinde. Açlık grevleri, ölüm oruçları, işkenceler, direnişler, ölenler, kalanlar…

Kitapların ilki, biraz öncesini de kapsayacak şekilde 80’li yılları ve bu yıllarda tahliye olana değin (1987) kaldığım hapishanelerde (Davutpaşa, Metris, Sağmalcılar Özel Tip ve tekrar Metris) yaşadıklarımı, tanıklıklarımı anlatıyor. Diğeri ise adı üzerinde, 90’lı yıllarda kaldığım 7 hapishanedeki (Van, Muş, Diyarbakır, Adıyaman, Antep, Bursa ve Kaman) tanıklık ve deneyimlerimi. Bursa ve Kaman dışındakiler kendi isteğim dışında sürüldüğüm cezaevleri idi. Merak edenlere önermiş olayım.

Bu tür dönem tanıklığı, hatırat niteliğindeki çalışmalar, ülkenin yakın tarihini gerçek manada anlamak bakımından önemli. Zira sahici olan, yaşanmış olandır. Gelecek kuşaklara kalan mirasımız da denilebilir.

Önceki Kamer Genç yazımda da değindim madem, Kaman Kapalı Cezaevi’nden bahsedeyim. Daha detaylı anlatımın ikinci mahpushane kitabımda olduğunu hatırlatarak; ama okuyan için tekrara düşmemeye dikkat edeceğim elbette. Kişisel boyutu bir yana, önyargılarla yüzleşmek bakımından sanırım ilginç ve öğretici bir tarafı var…

Kaman’da bir başına

Bursa Cezaevi Müdürünün alelacele, “Bir dilekçe daha yaz” demesi ve yazdığım sevk dilekçesinin hemen kabul edilmesinin, Kamer Genç’in dönemin Ceza ve Tevkif İşleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’u araması üzerine gerçekleştiğini çıktıktan sonra öğrendim. Beş ayrı cezaevini talep etme hakkım vardı ve ben de memleketin beş ayrı bölgesinden beş ilçe cezaevinin adını yazmıştım dilekçede. Neticede kabul edilen yer, Kaman oldu.

Kaman neresi? Kırşehir’in bir ilçesi imiş. Bu vesileyle öğrendim. Herhalde benim gibi oradan buradan sevk edilmiş başka siyasiler de vardır diye düşünmüştüm. Yokmuş…

Kelepçeli, rahatsız bir yolculuğun ardından cezaevine geldik. Rahatsızlık filan umurumda değildi; önemli olan, bu sevkin 7 ay sonra tahliye olacağım anlamına gelmesiydi. Başgardiyan odasında cezaevine giriş işlemlerim yapıldı. Cezaevinin bir müdürü yoktu, Başgardiyan Cebrail sorumluydu. İşlemler yapıldıktan sonra odaya bir sessizlik çöktü. Sonradan her biriyle bire bir tanıştığım başgardiyan ve iki gardiyanın gözleri benim üzerimdeydi ama ne diyeceklerini, söze nereden başlayacaklarını da bilemez bir tedirginlik içindeydiler. Galiba söze ilk başlaması, bir anda odaya çöken ağır havayı dağıtması gereken bendim:

“Kaç siyasi var burada?”

“Hiç yok.”

“Yok mu?”

“Evet. Yok. Sadece sensin.”

“Vardı da tahliye mi oldular?”

“Yok. Yıllardır buraya ilk gelen siyasi sensin.”

“Allah Allah!”

“Sen niye geldin ki buraya? Yakınların filan mı var Ankara’da, Kırşehir’de?”

“Yakınlarımın çoğu İstanbul’da. Ama Ankara’da da bir kardeşim var. Ankara yakın mı buraya?”

“Yakın yakın.”

“İyi bari.”

“Ne zaman çıkacaksın? Az kalmış galiba?”

“7 ay filan var. Onu da burada geçireceğim herhalde.”

“Şey,” dedi Cebrail, “İnşallah bizi zorlamazsın. Güzel geçer bu 7 ay.”

“İnşallah,” dedim ve yaşadıkları tedirginliğin nedenini o anda anladım. “Ne diye zorlayayım sizi? Tabii siz de beni zorlamazsınız umarım? İçerideki son aylarımın iyi geçmesini ben de isterim. Buraya kafa dinlemeye geldim zaten.”

“Tabii tabii. Burası kendi halinde bir kaza. Sessiz, sakin, olay molay olmaz burada hiç.”

“Ne güzel.”

“Pardon. Nerelisin?”

Bu soru olmasa olmazdı tabii ki. “Dersimliyim,” dedim ve “Mersin mi?” ya da “Orası neresi?” diye sormasına fırsat vermeden “Tunceli yani,” diye de ekledim. Birbirlerine baktılar, gözümden kaçmadı. Solcu olduğum zaten malum idi de, herhalde üstüne de Alevi olmamdı ilgilerini çeken. Bursa’da Kırşehirli Orta Anadolu Kürtlerinden bir arkadaşım (İbo) uyarmıştı beni, “Sağcı, milliyetçi, gerici bir yerdir Kaman,” diye. Aman, bana neydi ki? Bana bulaşmasınlardı, yeterdi.

“Sen nerelisin?”

“Buralıyım ben,” dedi Cebrail, kendini de tanıtarak. “Adım, Cebrail. Buranın başefendisiyim. Müdürümüz yok. Savcımız da yeni atandı. Buraya geldiğinde görürsün.”

“Tamam. Neyse. Ben nerede kalacağım? Yavaş yavaş koğuşuma yerleşeyim.”

Kalacağım koğuş, başgardiyan odasından görünen, benim için boşaltılan bir koğuştu. Önünde kare şeklinde küçük bir havalandırma vardı. Havalandırmaya açılan koğuş kapısı sabah sayımından önce açılıyor ve akşam sayımıyla birlikte kapatılıyordu. Koğuş kapısından girince solda mutfak niyetine minik bir alan ve bir de tüplü ocak vardı. Mutfağın az ötesinde kirli bir tuvalet ve banyo. Ocakta su ısıtıp banyo yapabilecektim burada. Sağda, tahta bir kapıyı açarak girilen oda ise, yatakhane. İki kişilik bir ranza vardı. Ranzanın yanında metal bir elbise dolabı. Duvara dayalı bir plastik masa ve iki plastik koltuk. Pencerenin üstünde duvara monteli bir tahta rafın üzerinde eski, siyah beyaz bir TV. 7 ayım işte burada geçecekti...

Aynı gün anladım, yalnızlık neyse de burada fiili bir tecrit ve hücre hapsi hazırlamışlardı bana. Anladım, çünkü toz toprak içindeki koğuşu temizlemek için ihtiyaç duyduğum malzemeleri adli mahpusların kaldığı diğer koğuşlardan temin etmeme izin vermediler. Ama aynı gün bu yasağı karşı koğuştan genç bir mahpusun da yardımıyla “deldim.” Karşılıklı kapı mazgallarından konuştuğum delikanlı gerekli temizlik malzemelerini yolladı bana, “Yardıma gelirdim ama izin vermediler” diyerek.

İlk günlerde, yanımdaki koğuşun havalandırmasında voleybol oynayan komşularıma “Günaydın komşu!” diye her seslendiğimde, cevap vermek şöyle dursun, havalandırma sessizliğe bürünüyordu. Sonradan her bir koğuşla “tanış” olduk. Yaptıkları yemeklerden yolladılar bana.

İlk zamanlar bana nasıl davranacaklarını bilemeyen gardiyanlarla da neredeyse ahbap-çavuş olduk desem, yeridir. Üstelik biri de Maraşlı, Kürt ve MHP’li olduğunu söyleyen biriydi. Ama asıl “ahbabım” içlerindeki en yaşlı gardiyan Ali Dayı oldu. Ali Dayı aynı zamanda bakkaldı ve kısa sürede “en yağlı” müşterisi olmuştum. Ali Dayı, “Keşke bütün teröristler senin gibi olsa” demişti bana bir keresinde. Bunu aşağılamak ya da hakaret kastıyla değil, normal bir eda ile söylemişti. Sonradan bunun yerine “siyasi” demek gerektiğine ikna oldu.

Bir diğeri, Murat isminde genç bir Karadenizli gardiyandı. Kendince “solcu” olduğunu söyleyen ve Kaman’da olmaktan yana dertli biriydi. Aslında bütün gardiyanlarla yaklaşık dört ay içinde memleket meselelerini konuştuğumuz, dahası Kaman muhabbeti yaptığımız, aile dedikoduları yaptığımız bir ilişki geliştirmiştim. Her birinin dilinde, “Sizi böyle bilmiyorduk” lafı vardı ve “Yolun düşerse…” diye misafirleri olmaya davet etmişlerdi (gidemedim maalesef).

“Önce merhaba…”

Kaman’daki ilk dört ayım bir anlamda Cebrail ve diğer gardiyanları “eğitmekle” geçti. Benim de “normal” bir insan olduğuma nihayet kanaat getirdiklerinde onlar da rahatladı, ben de. Her sabah çöp atmaya cezaevi bahçesine çıkıyordum. Diğer mahkumlarla rastlaştığımda konuşmamdan, diğer koğuşların kapısından ayak üstü insanlara hal hatır sormamdan ilk günlerdeki gibi paniğe kapılmıyorlardı artık mesela. Diğer koğuşlara misafirliğe gitmek konusunda ise ben ısrar etmedim. Sonuçta adli mahkumlardı, kim kimdir bilmiyordum, birisinin “kahraman” olmak için beni şişlemeye yeltenmeyeceğinin bir garantisi mi vardı?

Savcı ile de benzer bir sürecimiz oldu. İkinci haftamdı galiba, bir gün gardiyanlar ve askerler doluştu içeri. “Arama” varmış.

“Burada da mı arama? Yıllardır aranıyorum zaten.”

“Kanun böyle!”

“İyi, arayın o zaman ama dağıtmayın ortalığı lütfen.”

Ne arıyorlardı bilmiyorum, sanırım kendileri de bilmiyordu. Madem belirli aralıklarla arama yapmak gerekiyordu, “usul” ve “yönetmelik” gereği, yapılacaktı o zaman.

Askerler koğuşa daldıklarında asker, gardiyan kalabalığının başındaki genç adam “Bir sorunun var mı?” diye sordu sert, gergin bir ses tonuyla. Dönüp baktım adama. Dimdik duruyordu. Kaskatı kesilmişti adeta. Ellerini yumruk yapmış, tuhaf bir “hazır ol” duruşundaydı. Altında kot pantolon, üstünde tişört vardı. “Pardon siz kimsiniz?” dedim. Cevap yanında duran gardiyanlardan ve Cebrail’den geldi koro halinde; “Savcımızdır. Savcı İbrahim Bey’dir.”

“Nereden bileyim, tanıştırmadınız ki. Önce merhaba Savcı Bey” dedim elimi uzatarak. Birkaç dakika elime baktı. Elimi sıksın mı sıkmasın mı diye düşünüyordu belli ki. Öyle ya bir “teröristin” eli sıkılır mıydı acaba? Sonuçta devletin savcısı idi adam. Neden sonra lütfen elini uzattı ve hemen de geri çekti.

Çok da ısrar etmeden diğer koğuşlara misafirlik için gidip gelmek istediğimi, yalnız olduğum için burada adeta fiilen hücre hapsinde gibi olduğumu söyledim. Gardiyan gözetiminde çöp dökmeye giderken kısa süreliğine de olsa cezaevi bahçesinde toprağa basmak istiyordum. Dışarıdan ziyaretçilerimin getirdiği yiyecek içecekler ve ziyaret şartları ile ilgili birkaç şey daha söyledim. “Yok hiçbir sorunum,” diyecek değildim ya.

Adam beni dinledi ve “Söylediklerini kanunen yapamayız,” dedi. Arkasını dönüp çıkıp gitti.

Adamın ilk görev yeri imiş. Tecrübesizdi yani. Bir de bir “siyasi” ile nasıl muhatap olacağı ile ilgili hiçbir fikri yoktu gerçekten de. İzleyen günlerde daha “normal” ve “insani” bir ilişkimiz, iletişimimiz oldu. Adıyamanlıymış. Eşi hemşerimmiş, vb. Ailesinin dar imkanlarla okuttuğu ve bunun kıymetini bilen, iyi bir insandı. Savcılık bana göre pek “cazip” bir meslek değildir ya, dilerim mesleğinde ilerlemiştir, mutlu ve sağlıklıdır.

Uzattım. Sabrınızı zorlamayayım daha fazla. Kaman’da bir din görevlisi ile de “ahbap” olduk ileriki aylarda. Gelecek yazıda anlatmaya devam edeceğim.

Bu yazının ana fikri, Platon’dan olsun: Kimseyi başkalarının anlattığı hikâyelere göre yargılamayın…

1 Temmuz 2022 

P24 - “Önce merhaba Savcı Bey” (platform24.org)



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...