Ana içeriğe atla

"Yeni Türkiye" derken?

 Yenilik ve değişime dair bir iddianız varsa, bunu eskiyi ve statükoyu temsil edenlere teslim olarak gerçekleştiremez, başaramazsınız.

Geçtiğimiz günlerde AKP 21. kuruluş yıldönümünü kutladı. Bu 21 yılın 20’sinde iktidardaydılar, bir erken veya “baskın” seçim söz konusu olmazsa 2023 Haziran seçimlerine kadar da iktidarda olacaklar. Ancak gidişat, anketlere, kamuoyu yoklamalarına göre 2023’te iktidardan düşecekleri yönünde. Adını bir türlü dosdoğru telaffuz edemedikleri ekonomik kriz ve hayat pahalılığı, 20 yılın ardından yaşadıkları bu “bu sefer gidiyorlar galiba” durumunun başlıca sebebi. Ne var ki her şey iyi gidiyorken ekonomi bozuldu gibi bir durum da yok. Genel olarak ülkeyi kötü idare ediyorlar. Ekonomi, bu kötü idareciliğin boyutlarından sadece biri; ancak gündelik hayatımıza doğrudan yansıyan sonuçları olduğu için daha etkili.

Bazen çeşitli vesilelerle sohbetlere de konu oluyor, hatırlıyoruz; AKP’li yılların ilk dönemleri, yine sorunlar vardı ama insanlarda umut da vardı, bir “değişim” heyecanı vardı. Ülkenin en kronik ve “tabu” sayılan sorunları bile yüksek sesle konuşulur olmuştu ve zaten bahsettiğim “bir şeyler değişiyor” heyecanı da bu ortamın eseriydi.

Biraz da bu “değişim” havasından, o yıllarda bir “yeni Türkiye” söylemi geliştirdiler. “Eski” dedikleri Türkiye’nin sorunları “yeni” denilen Türkiye’de de sorun olmaya devam etmeyecekti herhalde. Yoksa slogan olmanın ötesinde bir anlamı kalmazdı bu söylemin. Ne var ki neticede galebe çalan “eski Türkiye” oldu. Eğer ölçümüz “eski Türkiye”nin sorunlarının sürüp sürmediği ise…

Mesela Kürt sorununda barış ve çözüme dair bazı “açılım” denemelerinin ardından geldiğimiz nokta, “Yok böyle bir sorun, aştık biz onu” (Recep Tayyip Erdoğan, Eylül 2021) sözleriyle ifade edilen “eski Türkiye” klişesi oldu.

Alevi meselesinde de, ortada AİHM kararlarıyla kesinleşmiş ve kazanılmış haklar olmasına karşın (Zorunlu din dersleri ve cemevlerinin statüsü ile ilgili kararlar), “Eğer Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse en süper Alevi benim” aşamasında takılıp kaldık; hatta daha da geriye gittiğimiz bile söylenebilir.

Demokrasiye dair sorunlarımızı ister alt alta ister üst üste ve isterse yan yana sıralayalım, maalesef “yeni” denilen Türkiye’de durumumuzu en iyimser yaklaşımla, “Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, gide gide bir arpa boyu yol gittik” olarak özetleyebiliriz. İyimserliği bir yana bıraktığımızda ise, birçok konuda gerilediğimiz bile söylenebilir; mesela medyanın hali, yargı bağımsızlığı, eşitlik ve adalete dair sorunlarımızla ilgili…

Şartların ileriye gitmeyi zorladığı noktada yerinizde saymakta ısrar ediyorsanız, bu, “eskiye göre gayet iyiyiz” demek olmaz.

 AKP ve Erdoğan’ın 20 yılın ardından “düşüşe” geçmesini sadece ekonomik kriz ve hayat pahalılığı ile izah etmenin yüzeysel ve yetersiz bir izahat olduğu kanısındayım. “İçeride” ve “dışarıda” AKP ve Erdoğan ülkeyi kötü yönetiyor, meselemiz budur. Meselemiz budur ve sayın AKP kurmayları bu gerçekliğin muhasebesini yapmaya gerek dahi duymuyorlar; her şey o derece güllük, gülistanlık…

Neydiler ne oldular dersi…

Ama yiğidi öldür hakkını yeme misali, AKP ve Erdoğan, ne dediler, ne yaptılar, ne oldular babında bir “siyaset dersi” önemi ifade ediyor kanımca, neydiler ne oldular da denilebilir tabii. Bu “ders” sadece AKP’nin değil en geniş manada “bizim” demokratik bir gelecek inşa etmek sorumluluğumuza işaret ediyor aynı zamanda.

Kendi içinde birçok altbaşlık barındıran bu dersin herhalde en ilginç ve düşündürücü kıyaslamalarından biri, “eski” ve “yeni” Türkiye diyerek kendi iktidarını “milat” haline getiren söylemlerin realite ile sınandığında ortaya çıkan sonuçtur.

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu, “eski” dedikleri Türkiye’nin belli başlı siyasi aktörlerinin neredeyse tamamı hayli zamandır AKP ve Erdoğan destekçisi…

“Eski Türkiye” zamanlarının değişmez iktidar ve koalisyon ortağı MHP, bugün AKP’nin ortağı. Bu ortaklıkta devlet adına bir tür “siyasi akıl” rolü oynuyor.

Derin ve karanlık odakların adamı olmasıyla namlı Doğu Perinçek ve çoğu darbe heveslisi emekli generalleri topladığı partisi, Cumhur İttifakının kararlı destekçisi. Bunlar da iktidarın “siyasi-ideolojik yörüngesini” denetlemekle görevli gibiler.

“Eski” Türkiye’nin en kanlı dönemi deyince akla gelen 90’ların simge isimlerinden Tansu Çiller de Cumhur İttifakının destekçilerinden. Hatta “Lazımsa parti de kurarım” mesajları veriyor bir süredir…

Sadece siyasi aktörler de değil “eski Türkiye’nin” derin adamları da AKP-MHP koalisyonunun destekçisi. Mesela Mehmet Ağar, mesela “zata mahsus” bir yasa ile salıverilen Alaattin Çakıcı… Yakın zamana değin Sedat Peker’in iktidara destek mitingleri yapacak, muhalif kesimleri alenen tehdit edecek ölçüde “destekçi” olduğunu da eklemek gerek…

Medya aleminden de hayli “eski” ve “külüstür” destekçisi var mevcut koalisyonun. Niyetim durduk yere kimseyle polemiğe girmek değil, o yüzden isim zikretmeyeceğim ama biraz düşünseniz aklınıza birçok isim geleceğinden kuşkum yok. Bu isimlerden bazıları, AKP’nin “açılımcı” olduğu dönemlerinde iktidarı her türlü devirmek çaba ve arayışı içinde olan kişilerdi. Devir devran değişince derhal “geçmişe mazi derler” pozisyonu almakta bir beis görmediler. AKP-MHP koalisyonunun son destekçisi, malum, eski teğmen ve halen CHP’li seçmenlerden aldığı oylarla milletvekili Mehmet Ali Çelebi isimli zat. Direkt AKP’ye geçecekti ama tepkiler üzerine başvurusunu ertelediler sanırım…

AKP’nin cidden “yeni Türkiye” inşa edeceğine inanan insanların kafası biraz karışık olmalı. “Yeni” dedikleri Türkiye’nin “eskiler” tarafından bu denli kuşatılmış, hatta teslim alınmış olması pek de “doğal” bir gelişme olmasa gerek…

Bu nedenle “yeni Türkiye” derken uzun zamandır ciddi bir inandırıcılık sorunları var. Yeni olmaktan anlaşılması gereken Türk Tipi Başkanlık düzenine geçmekten ibaret değilse eğer…

Yukarıda hatırlattığım umut ve demokratik değişim heyecanını devlet ve iktidar olmak hırslarına kurban ettiler.

Bu hırs, Erdoğan ve AKP elitlerinin mevcut durumlarını gerekçelendirebilecekleri yegane mazeretleri. Ama bu mazeret AKP’yi bugüne değin iktidarda tutan seçmenler için ne denli “ikna edici”? AKP’den kopan, uzaklaşan, hatta eski kararlılığını yitiren seçmenler bu sorunun cevabı oluyor.

AKP bu hale nasıl geldi sorusuna dair test değeri taşıyan bazı olaylar, sorunlar ve bunlar karşısında takınılan tutumlar üzerinde durmak yararlı olabilir. Bu 20 yılın muhasebesi biraz da bu olaylar üzerinden düşünüldüğünde bugünkü durumu doğru anlamak mümkün oluyor. Mesela bir Şemdinli’de Umut Kitabevi’nin bombalanması olayı vardı (2005). Gelecek yazıda olayı bütün yönleriyle dikkatinize getirecek ve ilgilisine bazı sorular soracağım…

Bu yazının ana fikri olsun: Yenilik ve değişime dair bir iddianız varsa, bunu eskiyi ve statükoyu temsil edenlere teslim olarak gerçekleştiremez, başaramazsınız. Ancak siyaset tarihinde bedeli “kayıp yıllar” olarak tarif edilen bir “ders” olursunuz…

19 Ağustos 2022 

P24 - “Yeni Türkiye” derken? (platform24.org) 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...