Ana içeriğe atla

"İtirazım var!" diyemezsek eğer...

 “Kader” demeyecekseniz, ihmal ve sorumsuzlukların hesabını soracaksınız. Yoksa bu “kaderi” yaşamaya da, taşımaya da, ağlaşmaya da devam ederiz.

14 Ekim günü Amasra’daki maden ocağında, resmen açıklanmamış olmakla beraber grizu patlaması sonucu 41 işçi yaşamını yitirdi. Ağır yaralı 5 işçinin hastanedeki tedavileri devam ediyor. Ölen işçiler toprağa verildi. Aileleri, yakınları, sevenleri yasta. Siyasiler “olay” yerine koştular. İktidarda olanlar “kaza” dedi, “aslında her türlü önlem alınmıştı ama...” dedi, Reis de Soma için söylediğini tekrar etti, “kader” dedi.

Muhalif siyasiler, “kaza değil cinayet” dedi, birkaç ay önceki Sayıştay raporunda dikkat çekilen riskleri hatırlatan açıklamalar yaptı, ilgili bakanı istifaya davet etti, vb. Atlamış olmayalım; hayatını kaybeden madenciler “şehidimiz” ilan edildi, sağ kurtulanlara da “gazi” denecek ve maaş bağlanacak mı, onu anlamadım.

Bu “kader” lafıyla “dalga geçen” olmuş mu gerçekten Reis’in iddia ettiği gibi; kim ya da kimler, ne zaman? Olsa ânında kendini kodeste bulur ve günlerce bunun üzerine yayınlar yapılır, yazılar yazılır, tartışmacılar birbirine girer ve sosyal medya karışırdı... Düşündüm ve hatırlayamadım öyle bir şey. Eleştiriler oldu, evet, ama eleştiri ile “dalga geçmek” arasındaki farkı herkes pekala bilir.

Bunun üzerine düşünürken Soma faciası vesilesiyle Taraf’taki bir yazım aklıma geldi. 15 Mayıs 2014 tarihli yazının başlığı, “Kader değildir ya, kaderdir diyek” idi. Yazıdaki şu soru maalesef güncelliğinden ve ağırlığından hiçbir şey yitirmemiş:

“Dünyada maden kazası ve bu kazalarda hayatını kaybeden işçiler haberleri ile sarsılan kaç tane ülke kaldı? Dünyada insan hayatının söz konusu olduğu yerde iş ve çalışma güvenliği açısından kontrol ve denetimlerin önemini, yitirdiği onca cana rağmen hâlâ kavramamış olan kaç tane ülke kaldı? Dünyada insan hayatının bu denli ucuz olduğu kaç tane ülke kaldı? Ve dünyada ‘katliam gibi’ dedirten kazaların ardından ölenlere Tanrı’dan rahmet, yaralılara acil şifalar ve acılı ailelere sabır dilemek dışında kendisinde herhangi bir sorumluluk duymayan bizdeki gibi bir devlet ve hükümet örneği var mı? Kaldı mı?” (Yazının tamamı burada.)

Niyetim bir “Ne alakası var kaderle? Tedbirsizliğin, ihmalkarlığın, gözünü kâr hırsı bürümüşlüğün, sorumsuzluğun adı niye kader olsun!” yazısı yazmak değil. Yazanlar, söyleyenler oldu. Ama meseleyi bir de tersine çevirerek okurun dikkatine getirmek istediğim hususlar var.

Dilerim bu sonuncu olur ve bir daha bu acı yaşanmaz ama sadece üzerinde bir parça düşünmek açısından diyorum; velev ki bu kaza misal CHP iktidarı döneminde oldu. CHP’li yetkililer, “Bu işin fıtratında var böyle kazalar. Aslında her türlü önlem alınmış, denetimleri yapılmıştı ama yine de oldu işte; kader...” türü açıklamalar yaptılar. Bugün Sayın Reis’in “fıtrat, kader” açıklamalarını kırk dereden taşıdıkları suyla gerekçelendirmeye çalışanlar o zaman da aynı tavrı alırlar mı acaba? Hiç sanmıyorum...

Kimse alınmasın, gocunmasın, kızmasın ama üzerinde hiç değilse düşünsün diye dikkat çekmek istediğim bir husus da, acıyı direkt yaşayanların ve onların örgütlerinin tutumuyla ilgili.

Facianın ardından birçok şehirde “Emek ve Demokrasi Platformu” basın açıklaması tarzında protestolar düzenledi. Ankara’daki protesto etkinliğinde gözaltına alınanlar da oldu. Diğer şehirleri bilmiyorum ama İstanbul, Kadıköy’deki gösteride sendikalar ve işçilerden ziyade sol partilerin taraftarı gençler, öğrenciler vardı. İşçi sınıfımız ve çıkarlarını gözetsin, taleplerini gündemleştirsin diye aidat ödedikleri sendikalarımız, federasyon ve konfederasyonlarımız, Amasra’daki işçi kardeşlerinin acısını daha çok evde ve sosyal medya üzerinden paylaşmayı tercih ettiler gördüğüm kadarıyla. Açıklamalara bakılırsa bu “kader” açıklamasını protesto da etmişler, yaşananın cinayet, katliam olduğunu da dile getirmişlerdi. Kınamaksa kınamış, slogan atmaksa slogan atmış, protesto etmekse protesto etmişlerdi işte; bir sürü tweet atmış olmalılar, saymadım.

Bir zamanlar, işçi sınıfının bizde de “hareketli” olduğu zamanlar yani, “Hak verilmez, alınır” diye bir slogan atılırdı meydanlarda. Sadece bizde değil, genel olarak da öyledir: Hak dediğin bahşedildiği, lütfedildiği zaman değil uğruna mücadele edilerek kazanıldığı zaman kalıcı bir anlam ve değer ifade eder, gerçek bir kazanım olur.

Adına ister “kaza”, ister “cinayet” denilsin; ortada ihmaller var, sorumsuzluklar var, işçilerin yaşamını hiçe sayan bir zihniyet var. Eğer “kader” demeyecekseniz, “şehit ve gazi olduk daha ne” demeyecekseniz, o ihmal ve sorumsuzlukların hesabını soracaksınız. Cinayetin sorumlularının istifa etmesini, yargı önünde hesap vermesini isteyeceksiniz. Bunu sadece tweet atarak değil, meşru ve demokratik zeminde sonuç alana değin mücadele ederek yapacaksınız...

Yoksa... Yoksa bu “kaderi” yaşamaya da, taşımaya da, ağlaşmaya da devam ederiz.

Müslüm Gürses’in “İtirazım var!” isyanı olsun bu yazının ana fikri de:

İtirazım var bu zalim kadere

İtirazım var bu sonsuz kedere

Feleğin cilvesine

Hayatın sillesine

Dertlerin cümlesine

İtirazım var

(...)

Ben hep yenilmeye mahkum muyum?

Ben hep ezilmeye mecbur muyum?

İtirazım var bu yalan dolana

Benim şu dertlere ne borcum var ki

Tuttu yakamı bırakmıyor

Benim mutlulukla ne zorum var ki

Bana cehennemi aratmıyor

21 Ekim 2022 

P24 Blog - “İtirazım var!” diyemezsek eğer...



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...