Ana içeriğe atla

Kürt sorunu... Az gittik uz gittik, bir de baktık ki...

 Sonuçta olmadı ve yazık oldu. Hâlâ can yakan bir sorun olarak en önemli gündemimiz Kürt sorunu.

— “20 yıl oldu ne oldu?” deyince ben de AKP’nin 20 yılını irdeleyeceksin sandım, ama sen kendi hikâyeni anlatıyorsun?

— Doğru, öyle oldu biraz. Ona da geleceğim ama doğrusunu istersen söylenecek yeni bir şey de olmayacak; neticede yıllardır AKP aşağı AKP yukarı, hayatımızın merkezinde. Benim 20 yılım ile paralel olunca bu süreç, biraz da duygular, muhasebe psikolojisi ağır basınca kendi hikâyemi anlatıyor oldum.

— Bitti mi?

— Biter mi? Bu daha “le le”si bile değil. Aslına bakarsan doğru yerden mi başladım, ilk zamanların şaşkınlığı filan, ondan da emin değilim. Yazın da askerlik deneyimim üzerine yazmıştım, hatırlarsan. Orada bırakmalıydım belki.

— Olur mu ya? Geçen deneyimlerini paylaşmanın önemli olduğunu yazmıştın; belki birilerine ilham verir, yararı olur diye. Doğru. Ben kendi hikâyeni anlatıyorsun deyince eleştirmek için demedim, AKP’li yılları anlatacaksın sandım, o anlamda...

— Anlatayım. Araya girip sorular sorabilir veya eksiğimi tamamlayabilir, yanlışımı düzeltebilirsin. Nereden başlasam...

— Çıktın. AKP iktidarda. Önceki hükümetlerden bir farkı var mıydı? Bir fark hissettirdi mi, düşündürdü mü sana? Bunu merak ediyordum mesela.

— Güzel soru. Evet. Açıkçası “farklı” olduklarına, olabileceklerine dair olumlu bir “önyargım” vardı. Tabii bu durduk yere kapıldığım bir düşünce değildi. Daha içerideyken bana bunu düşündüren bazı gelişmeler vardı.

— Ne mesela? Adamlar İslamcı, dinci. Sen Kürt, Alevi, solcu. Nereden baksan devletin de bunların da ters düştüğü ne varsa sende mevcuttu. “Şeriat getirecekler, irtica geliyor” filan anlamında demiyorum ama ideolojik olarak herhangi bir yakınlığın olmadığı halde ne diye “bunlar farklı” ya da “farklı olabilir” diye düşündün ki? “Saflık işte” deme sakın. Hayata dair acemiliklerini biliyorum, anlıyorum ama siyasi ve sosyolojik gelişmeleri okuma ve analiz yeteneğini de biliyorum yani.

— Yo, “saflık işte” demeyeceğim tabii, bunu dememi gerektiren bir şey de yok. Öncelikle şunu söyleyeyim. Eğer gerçek manada demokrasiyi savunuyorsak, demokrat olduğumuzu iddia ediyorsak, bazı asgari müştereklerde, ortak paydalarda, kimsenin “zaferi” ya da “yenilgisi” olmayacak yapıcı yaklaşım ve uzlaşmaların bu iddianın “fıtratında” bulunduğunu da bilmek durumundayız. Türkiye şartlarında farklı ideolojik, siyasi çevrelerle asgari müşterek veya ortak payda dediğimiz çerçevede, hangi sıcak sorunlar bağlamında yan yana olunabilir? Eğer koyu bir ırkçı, milliyetçi, faşizan bir inkar zihniyetinin tutsağı değilseniz, bu sorunun öncelikli cevabı, Kürt sorunudur. Kürt sorununun barışçıl çözümüne dair bir niyet, istek ve çabanız olmasıdır.

AKP’nin içerisinden çıktığı “Milli Görüş” geleneğinin lideri Necmettin Erbakan, 1990’lı yılların başında Bingöl’de yaptığı bir konuşmada aynen şöyle demişti: “Okullarda çocukları ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diye bağırtıyorlar. Bu yanlış. Türk böyle derse Kürdün de ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ deme hakkı doğar.” Bu önemli bir şey. Refah Partisi ve sonrasında Fazilet Partisi döneminde, Kürt sorununun barışçıl çözümüyle ilgili bir arayış içerisindeydiler.

— Ama benzer çıkışları olan başka liderler de vardı. Süleyman Demirel, “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti 1991 yılında. Mesut Yılmaz da “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti. Tansu Çiller bile başbakan koltuğuna oturduğunda, henüz “şahin” kesilmeden önce “İspanya’daki Bask modelini tartışmak lazım” demişti...

— Doğru. Bunlar sağ, popülist parti liderlerinin pragmatik, günlük, yarın rahatlıkla “unutmaya” meyilli oldukları söylemlerdi. Nitekim öyle de oldu. Yani bu lafları etmiş olmanın gereklerini yerine getirmek şöyle dursun, şoven, milliyetçi inkar politikalarının en katı uygulayıcıları oldular.

— Milli Görüş, Erbakan ya da AKP’nin, Erdoğan’ın farkı neydi?

— Sözlerinin ideolojik bir temeli, dayanağı olması. İslamcı “ümmet” düşüncesinden ötürü herhangi bir Müslüman halkın dilini, kültürünü, varlığını inkar etmeyi veya asimilasyona uğratmayı savunamazlar, savunmamaları gerekir. Kürtler de, malum, büyük çoğunluğu itibarıyla Müslüman (Şafii), muhafazakar bir halk. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’yi kuran arkadaşları da sonuçta bu gelenek içerisinde yetişmiş, şekillenmiş siyasetçiler. Erdoğan daha İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken Kürt sorunuyla ilgiliydi, raporlar hazırlatıyordu. İktidara geldiklerinde hemen Kürt sorununun çözümüne yönelik adımlar attıkları söylenemez elbette. Özellikle iktidarlarının ilk dönemi, denilebilir ki hükümet etmeye “intibak” etme dönemiydi. İmralı, Özel Kuvvetler Komutanlığı idaresindeydi ve yeniden savaş ve çatışma sürecine girilmişti. Kürt sorunu üzerinden iktidarın yıpratılmasını murat eden ve kontrollü çatışma senaryolarıyla harekete geçmiş derin güçler vardı. Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır’da “Kürt sorunu benim sorunumdur” dediği konuşması önemliydi. (Ama o konuşmayı yaptığı mitinge Kürt hareketi kimsenin gitmemesi çağrısı yapmış, boykot etmişti. O da ayrı bir konu.)

— Neden “farklı” olduklarını düşündüğünü anladım şimdi. 2005’te o konuşma nedeniyle mi farklı olduklarını düşünmeye başladın?

— Hayır. O yüzden Erbakan’ı hatırlatarak girdim mevzuya. İçerideyken dikkatimi çeken ve üzerinde düşündüğüm bir konuydu bu. İdeolojik manada katı, dogmatik yaklaşımlardan biraz arınınca bazı olguları daha objektif görme, değerlendirme imkanı oluyor. Öbür türlüsü deyim yerindeyse, slogan atmak... Slogan atmakla da hiçbir sorunun çözüldüğü görülmemiştir. Eğer çözüm ise muradınız...

— İlginç. Senin için içeride “Marksist” diyorlardı oysa, yani olaylara, politikaya çok “ideolojik” yaklaşıyor manasında.

— Ona bakarsan çokça “liberal” de diyorlardı. Bunu ben de sonradan duydum ve doğrusu çok güldüm. Benim ağzımdan veya kalemimden “ben Marksistim” lafını gören, duyan, okuyan olmuş mudur bugüne değin? Solcu olmak ile Marksist olmak bir ve aynı şeyler değil, bunu karıştırıyorlar çoğu zaman. Sol veya solculuk daha kapsayıcı ve dogmaları olmayan bir değerler bütünü, bir dünyaya, hayata karşı duruş biçimi. Marksizm ise bir ideolojik doğrultu. Solculuk onu da kapsar ama birbirinin eş anlamlısı kavramlar da değildir. En azından bence. Fakat bu arada bildiğin solculardan olmadığımı da vurgulamadan geçmeyeyim. Açıkçası benim solcu olmaktan kastımın günümüz şartlarında demokrat olmaktan çok da farkı yok.

— Neyse, dağıtmayalım konuyu.

— Peki. 2009 yılında bir “demokratik açılım” gündeme gelmişti, o da bir “ilk” idi. Hükümet, İmralı’nın yönetimini de o zaman devralmıştı. Öcalan’ın çağrısıyla bir grup militan Habur’dan gelip teslim olmuş ve orada kurulan mahkeme tarafından serbest bırakılmışlardı. Ne var ki o militanlar adeta oradan oraya miting gibi etkinliklerle dolaştırıldılar. Ortada bir “zafer” de “barış” da yoktu oysa. Siyaseten bu acemilikler bir yana, asıl barış ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışan başka güçler vardı. Nitekim Oslo görüşmeleri kamuoyuna sızdırıldı ve “açılım” sona erdi. 2013 sonlarında gündeme gelen Çözüm Süreci de bir başka ilk idi. Oslo görüşmelerinin sızdırılması ve sürecin çökmesinin ardından yeni bir çözüm sürecine cesaret etmeleri önemliydi. Taraflar açısından değerlendirildiğinde birçok bakımdan süreci ilerletmek değil adeta bir an önce sonuç almadan bitirmeye dönük sorumsuz pratikler sergilendi, vahim hatalar yapıldı. Nedenleri başlıbaşına araştırmayı gerektiren bir sorundur bu. Sonuçta süreç çöktü ve Kürt sorununda adeta başa sardığımız yeni bir dönem başladı.

Şunu da eklemek lazım. Bu coğrafyada, Ortadoğu’da bir “barış”, “yüzleşme” geleneği, tecrübesi yok. Devlet ve toplum olarak Türkiye’nin de yok. Demokratik açılım, çözüm süreci girişimlerinin önemli olduğunu söylerken bu gerçekliği de hatırlatmak isterim. Eksikleri vardı, belirsizlikleri, soru işaretleri vardı ve zaten bu yüzden kendi adıma ben alkış çalmaktan ziyade yapıcı, eleştirel bir yaklaşım gösterdim o dönem yazılarımda ve katıldığım sivil toplum etkinliklerinde. Sonuçta olmadı ve yazık oldu. Hâlâ can yakan bir sorun olarak en önemli gündemimiz Kürt sorunu.

— Gelinen noktada, bahsettiğin farkın hükmü kalmadı yani?

— Kalmadı, evet. Siyasi hesaplar ve iktidar çıkarları ağır bastı. “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır” klişesi galebe çaldı. MHP ile koalisyon yapmanın başka bir sonucu da olamazdı zaten. AKP’nin ilk zamanlardaki AKP olmadığını kurucuları da söylüyor zaten. “Muhafazakar demokrat” iddiasından da vazgeçtiler. Tipik bir devlet partisi oldular.

— Kürt tarafının da hataları vardı elbette.

— Tabii ki vardı ve var. Ama objektif olmak, hakkaniyetli olmak, öncelikle sorunun müsebbibi devlet ve onu yönetenlerin anlayış ve pratiğini ele almayı gerektirir. Mevzunun o boyutu başlıbaşına bir konu.

Uzattık. Durumumuz özetle budur: 20 yılda Kürt sorunu konusunda bir adım ileri iki adım geri temposuyla az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik ve bir de baktık ki yola revan olduğumuz yere geri dönmüşüz...

***

Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davada İmamoğlu’na hapis ve siyasi yasak kararı çıktı. AKP’nin nereden nereye geldiğinin belki de en çarpıcı, düşündürücü özeti bu oldu...

16 Aralık 2022 

P24 Blog - Kürt sorunu: Az gittik uz gittik, bir de baktık ki... 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...