Ana içeriğe atla

Neden olmasın? Hem "yeni Türkiye" hem "ileri demokrasi"

 Ülkenin demokrasi, barış, adalet, yüzleşme ve özgürlük başlıkları altında bir “eski-yeni” ayrımı yapmak müşkül bir iş görünüyor.

Kişisel tarihim ile de paralellik arz edince “20 yıl oldu, ne oldu?” sorusunun cevabı, kabul, biraz karmaşık bir hal aldı. Şu da var ki benimle ilgili kısmı bir yana, söz konusu olan süre doğrusu hiç de az değil; AKP, “tek parti” döneminden bu yana en uzun süre iktidarda kalan bir parti. Mevzu sadece sürenin uzunluğu da değil; “icraatları” itibarıyla da “tek parti” dönemiyle kıyaslanabilir, zaten kıyaslayanlar da oluyor. “Yeni Türkiye” lafının temelinde bu var; son 20 yılda “yeni bir Türkiye inşa edildi” demek isteniyor.

Türk Tipi Başkanlık Sistemine geçildi mesela; ülkenin Cumhuriyet öncesine değin uzanan 150 yıllık parlamenter sistem deneyimi göz önüne alınacak olursa bu “değişim” veya “yeniliği” hafife almak mümkün değil. Önemli denilebilecek “değişimlerin” çoğu da buna bağlı düzenlemelerdi zaten; Cumhurbaşkanına tanınan olağanüstü yetkiler, kanun hükmünde kararnameler, meclise değil başkana karşı sorumlu Saray Hükümeti, Saray bürokrasisi, yargının “dizayn” edilmesi, üniversitenin durumu, vd. Kuşkusuz ordu ve emniyetteki “yenilenmeyi” de eklemek gerek; emniyet birimlerinin ana muhalefet partisinin açıklamalarına cevap yetiştirdiği pek görülmüş bir şey değildi “eskiden.” Cidden hayli “yenilenmişiz”, el atılmamış, ayar verilmemiş ne kalmış ki?

“Eski” Türkiye’den günümüze miras bir CHP kalmış galiba. Belli bir yaşın üzerindekiler hatırlar; eskiden İsmet İnönü’yü diskalifiye ettikten sonra Bülent Ecevit’li CHP vardı, Adnan Menderes ve DP’nin mirasını sürdüren Süleyman Demirel’li Adalet Partisi vardı, partisi her kapatıldığında yenisini kuran Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi vardı. Başka partiler de vardı tabii ama herhalde pek lafı edilmeye değer bir önemleri yoktu. 12 Eylül “inkıtasından” sonra siyaset biçimsel ve görünüşte “yenilendi” biraz, adını andığım partiler yeni isimlerle tekrar sahnedeydiler. Turgut Özal, Tansu Çiller, Erdal İnönü gibi yeni simalar da vardı elbette ama siyaset tarz ve anlayışı konusunda yeni hiçbir şey yoktu desek, yeridir. 1993’te cumhurbaşkanı iken kuşkulu bir şekilde hayatını kaybeden Turgut Özal’ı bu tabloda bir “istisna” saymak kaydıyla.

Velhasıl bunların hepsi “tarih” oldu. Hâlâ dükkanı açık tutmaya çalışanlar var tabii ama geçmiş olsun yani. Bittiler ve bitsinler de zaten. Misal, Tansu Çiller bir ara “millet yolumu gözlüyor, milletimle kucaklaşmam lazım” diye ortaya çıktı. Yeni parti kurmak çok para gerektiren zahmetli bir iş olduğundan Doğru Yol Partisi’nin başına geçmek istedi hani; bu vesileyle öğrenmiş olduk, hâlâ açıkmış o parti. Emekli ihtiyarlar ara sıra buluşup okey oynuyorlardır; bir siyasi faaliyetleri olduğunu duymadım doğrusu.

Gerçi eğriye eğri doğruya doğru, “eski” Türkiye’den bir CHP kaldı dedim ama sayın Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan koltuğuna oturduktan (2010) sonra bu parti de çok değişti. Kılıçdaroğlu’nun çabasını görmezden gelmek haksızlık olur. Ne var ki sağında solunda, örgütlerinde ve tabanında Kılıçdaroğlu’nun çabasını takdir etmek, destek vermek şöyle dursun adamın altını oyan ulusalcı, ultraulusalcı, ahmak, antika bir faşizan damar da hâlâ var.

Benden duymuş olmayın ama 2023 seçimlerinde olası bir başarısızlık halinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun arkasına teneke bağlamak için şimdiden can atan, heybelerindeki “Zaten Dersimliydi, Kürt’tü, Alevi’ydi, azıcık solcuydu da” diye başlayan hakaretleri ve atacakları taşları yerinde duruyor mu diye yoklayan bir Kemalist bağnaz, yobaz erbabı var pusuda. Kulaklarımla duydum; “Kılıçdaroğlu Tayyip’in adamı” diyen bile var! (Bu sayın ahmakların bazılarının Alevi olduğunu söylersem, şaşırmayın. Akılları Deniz Baykal faşizan anlayışı tarafından iğdiş edilmiş Alevilerin nesli tükendi mi sandınız?)

Seçimler görünür bir gelecek haline geldi. Haziran 2023’te veya biraz öncesinde seçim olacak. “Seçim mi? Siz Tayyip’in seçime gideceğini mi sanıyorsunuz yani?” tarzı komplo teorilerinin reytingi de biraz düştü galiba; eskisi kadar dillendirilmiyor. 6’lı Masanın adayı da belli olacak önümüzdeki günlerde; daha fazla erteleme imkanları kalmadı. İzleyeceğiz.

***

AKP devletin siyasi, idari yapısında ciddi değişiklikler yaptı, evet, ama buna “yeni Türkiye” denir mi? Hele ki “ileri demokrasi” denir mi? Orada biraz durmak lazım işte...

“Eski” dedikleri Türkiye’den miras hangi sorunu çözdüler? Kürt sorunu “düşünmezsen yoktur” deyince “sorun” olmaktan çıktı mı? Yoksa “sorun” önce TRT Şeş, sonra TRT Kurdî adında bir TV kanalı açmak sorunu muydu?

Yakın tarihimizin hangi karanlık olayını aydınlattılar? Mesela Maraş katliamının perde arkasında hangi güçler vardı? Sivas Madımak katliamını kimler organize etti? Mesele “figüranlar” değil, tertipçiler...

90’ların hangi “faili meçhul” olayı aydınlatıldı? Hangi “kayıp” bulundu? Berfo Anaya verilen sözleri de çiğneyip Galatasaray’ı Cumartesi Annelerine yasakladılar...

Bir ara günlük siyasi polemiklerde sıkça adı anılan Dersim ve Dersim 38 için ne yaptılar? “Gerekirse özür dileriz” faslından parlamentoda bir özür yasası çıkarma noktasına gelmeye neden cesaret edemediler? Dersim’e adını neden iade etmediler?

“Açılım” yapmaya niyetlendikleri hangi konuyu, sorunu, köklü bir reform ve yüzleşme konusu olarak ele aldılar? Alevi açılımını neden sokağa terk ettiler? Roman açılımı ne oldu? Ya “afedersiniz Ermeni” açılımı?

Liste böyle uzayıp gider de, bir de bu “yeni Türkiye” zamanında olup bitenler var... Umut Kitabevi olayı var (2005)... Hrant Dink’in katledilmesi var (2007)... Roboski katliamı var (2011)... Uğur Kaymaz var (2004)... Ceylan Önkol var (2009)... Medeni Yıldırım var (2013)... Adı “faili meçhuller” listesine eklenmek istenen Tahir Elçi cinayeti var (2015)... Çözüm Sürecinin bitirilmesine “gerekçe” gösterilen Ceylanpınar’da iki polisin hayatını kaybettiği olay var (2015)... Bingöl Emniyet Müdürünün öldürülmesi var (2014)... 2015-16 yılları arasında bölgede yürütülen operasyonlardaki JÖH, PÖH “faaliyetlerinin” karanlıkta bırakılan içyüzü var... “FETÖ” soruşturmalarındaki çok sayıda işkence, tehdit, kayıp gibi ciddi ihlal şikayetlerine, emniyet ve hapishanelerdeki işkence iddialarına, hapishanelerdeki ağır hasta mahpusların adeta ölüme terk edilmesine hiç değinmiyorum bile... Bu liste de böyle uzayıp gidiyor...

Velhasıl... Ülkenin demokrasi, barış, adalet, yüzleşme ve özgürlük başlıkları altında sıralanabilecek temel meseleleriyle ilgili keskin bir “eski-yeni” ayrımı yapmak, deveye hendek atlatmak kadar müşkül bir iş görünüyor.

***

Bu tespit ve değerlendirmelere iki yönden “tepki” beklenebilir. Kuvvetle muhtemeldir ki bazı AKP taraftarı okurlar, “Yüzüne gözüne dursun! Eskiden konuşabiliyor muydun, yazabiliyor muydun bunları?” diyebilirler. Peşin cevabım: Konuşmaktan icraat faslına bir türlü geçemediğimiz gibi epeydir konuşmak, yazmak da “riskli” bir iş haline geldi sayın okurlar. Bu ay itibarıyla hapishanelerde en az 66 gazeteci ve medya çalışanı var. (Listesi burada.)

Ayrıca ülkemizin demokrasi tarihi ne AKP ile başladı ne de onunla biter... İdam sehpalarıyla, işkence ve eziyetlerle, hapishanelerle örülü yollar yürüyerek bu günlere geldik. Bugün her ne konuşuyor, söylüyor, yazıyor ve istiyorsak, bedelini misliyle ödediğimiz, göğüslediğimiz içindir; AKP “bahşettiği” için değil.

Bir de okuduğunu anlamaktan aciz beyinleri sıfır kilometre çeşitli kesimlerden ahmak taifesi var. Onlara da var bir peşin cevabım: Malum, yeni bir yıla girmeye gün sayıyoruz. Âdettendir, her yılbaşı arifesinde “şunu yapacağım bunu yapmayacağım” türü kararlar alır insanlar. Ben de bazı kararlar aldım ve onlardan biri, Ahmet Kaya’nın yorumladığı şarkıdan ilhamla cahille sohbeti kesmek. “Cahil” sözcüğünü “ahmak” olarak da okuyabilirsiniz, fazla bir farkı yok. Gerekçem ise şu; cidden çok yoruldum, olmuyorsa (=anlamıyorsa) olmuyordur, zorlamamak lazım.

Hayat işte, her türlü çeşide tahammül gerek; o da var tabii.

23 Aralık 2022 

P24 - Neden olmasın: Hem “yeni Türkiye” hem “ileri demokrasi”! (platform24.org) 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...