Ana içeriğe atla

Bildiri, muhtıra, duyuru ya da her ne ise…

Emekli amirallerin gecenin bir yarısı yayınladıkları “bildiri”, “muhtıra”, kendi ifadelerine göre “duyuru” ya da adı her ne ise, bir haftadır memleketin gündemi oldu. Sürpriz mi? Bence hayır. “Sürpriz” veya şaşırtıcı olan bu “duyurunun” duyulmasının ardından ne şekilde “gündem” olacağının öngörülmemiş olması… 

Emekli amiraller “bildiri” değil “duyuru” demişler ifadelerinde, “öyle olsun” diyerek ben de “duyuru” diyeyim. Bu kavramların Türkçe mealinin birbirinden çok da farklı olmadığını kaydederek…

Duyurunun duyulmasının ardından sosyal medya üzerinden tepkisini “Bu da ne böyle?” şeklinde belirtenlerden biriydim. Her “duyuruya” tepki vermek gibi bir adetim, hassasiyetim yok ama bu tip durumlarda tarafını belli etmenin de gerekli olduğunu düşünürüm. 

Bunun üzerine bazı okur ve takipçilerimden, “İyi ama orada darbe çağrısı, iması filan yoktu ki? Amiraller Montrö Anlaşması için görüşlerini açıklayamazlar mı? Düşünce ve ifade özgürlüğü yok mu onlar için?” şeklinde eleştirel tepkiler geldi. 

Mesele her şeyden önce işin “şekli” veya “usulü” ile ilgili…

Öncelikle Montrö Anlaşmasından imzasını çekmek gibi herkesin üzerinde konuştuğu bir “gündem” var mıdır, doğrusu emin değilim. Velev ki iktidarın böyle bir “niyeti” var. Konuya olan hakimiyetleri nedeniyle emekli amiraller tabii ki görüşlerini beyan etsinler, kamuoyunu aydınlatsınlar, kendi düşünceleri doğrultusunda bir duyarlılık, farkındalık yaratmaya çalışsınlar, hükümeti bu niyetinden vazgeçirmek için etkilemeye çalışsınlar, eleştirsinler, uyarsınlar; her yurttaş gibi onların da hakkıdır, sorumluluğudur…

Aynı şekilde “takkeli amiral” görüntüsünden rahatsızlıklarını da nedenleriyle birlikte belirtebilirler elbette. Nihayet ülkenin gündemi olmaktan çıkmış “laik-anti laik” kutuplaşması yaratmak gibi bir üsluptan kaçınmaya özen göstererek…

Fakat bunu gecenin bir yarısı, 104 imza ile, “emekli amiral” titrlerini kullanarak ve “Yüce Türk milleti!” başlığı attıkları bir “duyuru” ile bıktırıcı “Atatürk” vurgularıyla dolu bir dille yapmaları “normal” midir?

Ülkenin yakın geçmişi “Yüce Türk milleti!” başlıklı bildirilerin, muhtıraların, ültimatomların yol açtığı alt üst oluşlarla dolu. Bir kere bu hitap biçimi neresinden bakılsa, “faul”. Düşüncesini, görüşünü, eleştirisini, protestosunu, meramını “Yüce Türk milleti” diyerek açıklamak ne tür bir kafa yapısının ürünüdür; bunu darbelerden, müdahalelerden, muhtıralardan çok çekmiş bu “millet” unutmuş mudur sanıyorlar? 

Eğer niyetleri gerçekten de mevzuyla ilgili görüşlerini beyan etmekten ibaret ise, bu emekli amirallerin içinde bir kişi dahi “Yahu bunu neden gecenin bir yarısı ‘Yüce Türk milleti’ diyerek yapıyoruz ki?” diye sormadı mı? Bunun nasıl algılanacağını düşünmedi, öngöremedi mi? 

Bu insanlar sözüm ona harp akademilerinde strateji, taktik eğitimi görmüş, gayet donanımlı kişiler, analiz yetenekleri, kapasiteleri var, yıllarca askeri birlikler yönetmişler…

Malum pandemi de var, 104 emekli amirali bir araya getirmek güç olabilir, ama bu kişiler adına üç kişi bir basın toplantısı düzenleyerek meramlarını anlatsa, duyurularını okusa ve gazetecilerin sorularını yanıtlasa daha “uygun” bir yol izlemiş olmazlar mıydı?

Muhtemeldir ki yine de iktidar partisinin şimşeklerini üzerlerine çekerlerdi. Ama o zaman “Konuyla ilgili vatandaşlar olarak görüşlerimizi açıklıyoruz, niye rahatsız oluyorsunuz” şeklindeki savunmaları herhalde daha inandırıcı olurdu. Görüşlerinin içeriği bir yana, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını kullanmaları kapsamında arkalarında bugünkünden daha ciddi bir kamuoyu desteği bulurlardı…

Mesele, naçizane, benim açımdan öncelikle budur.

İnsan düşünmeden edemiyor; acaba bu sayın emekli amiraller “Biz duyurumuzu yapalım, peşinden başka duyurular da gelir, iktidar partisini hizaya getiririz” türü bir hesap yapmışlar mıdır? Yapmışlarsa, yanlış hesap. Bu, sadece halktan ve ülke gerçeklerinden ne kadar kopmuş olduklarına delalettir.

İktidar partisinin eleştirilerden hazzetmediği bilinen bir gerçek. Demokratik, meşru zeminde ne kadar sıkıntılı olsa da herkes için hak, hukuk, adalet ve demokrasi mücadelesi yürütmek ile demokrasi dışı hesap, kitap ve arayışlar içerisinde olmak birbirinden çok farklı şeylerdir. “Gitsinler de nasıl giderlerse…” şeklinde bir psikoloji içerisinde olanlar sadece ve sadece demokrasi mücadelesine zarar vermektedirler.

*** 

Madalyonun bir de öbür yüzü var tabii.

Hoşlanmadığı her görüş ve tutum sahibini hemen “asalım, keselim, kapatalım” şeklinde en asgari hukuk değerlerini de hiçe sayarak bastırmak çabası içerisinde olanlar da var çünkü. Bakınız MHP. Hemen “amirallerin maaşını keselim, lojmanlardan atalım, rütbelerini sökelim” tutumu adalet ve hakkaniyetten uzak bir anlayışın ürünüdür. Madem soruşturma açıldı, bırakın soruşturma doğru dürüst yürütülsün. Yargıyı iktidarın siparişleri doğrultusunda harekete geçen bir konuma sürüklemenin demokrasiyi savunmakla en ufak bir alakası bile yok. 

Söz konusu partiye kalsa zaten Anayasa Mahkemesi de hemen kapatılacak. Hukuku keyiflerince yönetme istekleri önünde “engel” gören bir anlayışla siyaset yapıyorlar. 

Memleketin asıl gündemi ne ve biz neler konuşmak durumunda kalıyoruz. Esas hayıflanılması gereken bu aslında…

CS. 9 Nisan 2021. TKNMZHBR 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...