Ana içeriğe atla

"Allah devlete zeval vermesin!"

Gerçeklerle yüzleşmekten kaçınan devlete ve millete “zeval gelmesin” temennisinde bulunmanın temelinde tipik suçluluk psikolojisi vardır…

Yakın tarihimizin “dönüm noktası” niteliğindeki bütün toplumsal olayları ile katliam ve siyasi cinayet vakalarının ardında, dolaylı veya doğrudan adına ister “derin” diye kodlayalım isterse başka bir şey diyelim, devletin parmağı, izi, gölgesi veya manipülasyonu vardır…

Muhtemelen birçok vatandaşın bu veya benzer içerikte bir söz duyduklarında ya da bir cümle okuduklarında tüyleri diken diken olmaktadır hâlâ: Ne diyorsun sen? Hiç devlet katliam yapar mı? Siyasi cinayet işler mi? Vatandaşlarının bir kısmını diğer bir kısmına karşı galeyana getirir, vatandaşlarına karşı komplo kurar mı?

Bu safiyane idrak, ülkemizde demokratik manada köklü bir değişim ve yeniden yapılanmanın önündeki en büyük engellerden biri. Bireylerden bağımsız olarak devleti, onun ideolojisini, yönetme anlayış ve biçimini, “olaylar” ve “sorunlar” karşısındaki tutumunu sorgulamadan nasıl bir değişimden, demokratik yeniden yapılanmadan, toplumsal barış ve istikrardan, “birlik ve beraberlikten” söz edebiliriz? Mümkün müdür?

Geçtiğimiz 2 Temmuz günü 30. yıldönümü anması yapılan Sivas Madımak Katliamını bir örnek olarak anımsayalım…

Madımak söz konusu edildiğinde, katliamda “figüran” olarak kullanılan kişiler veya onlarla aynı “hassasiyetleri” paylaşanlar, Aziz Nesin diyeceklerdir muhtemelen, Salman Rüşdi ve Şeytan Ayetleri diyeceklerdir, din elden gidiyordu diyeceklerdir (vb.)… Biraz üstelediğiniz zaman da bu kez alakasız bir şekilde sanki Alevilerin bir dahli veya sorumluluğu varmış gibi “Ama Başbağlar?” diyeceklerdir. (Olaydan utanç duyan ve içtenlikle katliamı kınayan, “ama” veya “fakat” demeden lanetleyen mütedeyyin yurttaşlar da var elbette, onları tenzih ediyorum.)

Çevrelendikleri Sünni “kuşatma” nedeniyle her daim korku ve endişe içerisinde yaşayan ve bu korku ve endişeleri hep “canlı” tutulan Alevi yurttaşların büyük kısmı da “olayı” bir şeriatçı, irticacı, gerici, yobaz kalkışmadan ibaret değerlendirmeye yatkındırlar. (Meseleyi karşılıklı kutuplaşmaya yönelten dayatmalardan uzak durarak anlamaya çalışan Alevi yurttaşların varlığını da hatırlatmalıyım elbette.)

Ya devletin rolü ve sorumluluğu? Tam da o noktada “devlet zeval görmesin” tutumu öne çıkıyor, her iki kesimden birçok yurttaş açısından. Eleştirel veya sorgulayan yaklaşımlar meselenin tali ve yüzeysel boyutlarının ötesine gitmiyor.

O dönemin devlet/iktidar/hükümet yöneticilerinin yaklaşımları neydi, bu vesileyle hatırlatmak lazım…

Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e göre “ağır tahrik” vardı ve bu “tahrik” sonucu “halk” galeyana gelmişti.

Dönemin başbakanı Tansu Çiller de katliamdan ziyade “halkla” ilgiliydi ve “otel dışındaki halka” bir şey olmamasına şükretmişti.

“Olay” esnasında Madımak Oteli’nden kendisine telefonla ulaşılan ve onlara “Kılınıza zarar gelmeden sizi kurtaracağız” diyen dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü ise, “Ne yapayım yetkim yoktu” açıklaması yapmıştı.

Diğer devlet yetkililerinin tavır ve açıklamaları da aşağı yukarı aynı nitelik ve içerikte olmuştur.

Fakat asıl dikkatimizi yöneltmemiz gereken bu açıklamalar değil, katliamın nasıl organize edildiği, nasıl adeta göz göre göre, göstere göstere gerçekleştiğidir…

— Aydınlık isimli karanlık gazetedeki Salman Rüşdi yayınları yüzünden ismi “hedef” haline getirilen Aziz Nesin’in şehirdeki Pir Sultan Abdal şenliklerine davet edilmesi kimin “fikri” idi?

— Aziz Nesin’in şenliklere katılmasının bazı “olaylara” yol açması olasılığı hiçbir yerel ve merkezi yöneticinin aklına gelmemiş mi?

— Aziz Nesin şehre gelmeden önce bazı yerel gazetelerin başlattığı provokatif yayınların neyin “habercisi” olduğunu akleden olmamış mı?

— Arzulanan “galeyan” ortamını zirveye taşıyan katliamın gerçekleştiği cuma günü camilere, evlere, işyerlerine dağıtılan “Ey Müslümanlar!” başlıklı bildirileri yazan, dağıtan “organizasyonu” araştırmaktan, soruşturmaktan o gün bugündür neden imtina edilmektedir?

Daha da çoğaltılabilecek bu sorular devlet içindeki karanlık odaklardan kuşkulanmamız için yeterli değil midir?

Ama bir de “toplumsal yüzleşme” mesele ve sorumluluğumuz var. “Olayı” derin devletle izah ederek bu sorumluluktan kaçınmak, dürüst, samimi ve etik bir tutum değil çünkü.

O devlet hangi ilkel yönlerimiz var ki istismar edebiliyor, “galeyana” getirebiliyor ve normalde asla tevessül dahi edilemeyecek kötülüklerin figüranı haline getirmeyi başarıyor, “bizim” üzerimizden memleketin gidişatını “dizayn” edebiliyor?

Önümüzdeki eylül ayında, 14 Eylül 2023 günü görülecek duruşmada mahkeme Madımak Katliamı dosyası için kuvvetle muhtemeldir ki zaman aşımı kararı verecek ve katliamın akıbeti, benzer “olay” ve dosyalarda olduğu gibi içerdiği soruların hiçbiri cevaplarını bulamadan kapatılmak olacak…

“Allah devlete zeval vermesin” mi diyeceğiz?

Bu tabir, malum, “Allah esirgesin, sakınsın, korusun” anlamına geliyor. Tanrıdan esirgemesini, sakınmasını, korumasını dilediğimiz devlet hangi devlet acaba?

“Peki devlet neden yapsın ki?” sorusunun cevapları, 90’lı yıllarda neler olup bittiğini hatırlayan aklı başında hiç kimse için muğlak ve müphem değil.

Bilenler bilmeyenlere anlatsın: Sonrasındaki Kemalist aydın cinayetleri ve Gazi Mahallesi katliamıyla birlikte düşünüldüğünde, Madımak Katliamı memleketi laik, anti laik kutuplaşmasına sürüklemek isteyenlerin, Alevileri laikçi kutbun “kitlesi” yapma planlarının bir parçası rolü oynamıştır… 28 Şubat müdahalesi için “şartları olgunlaştırma” operasyonlarından biridir…

Bunlar komplo teorisi filan değil; yaşadığımız süreçlerin ortaya koyduğu, açığa çıkardığı gerçeklerimizden bazıları.

Bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçınan devlete ve millete “zeval gelmesin” temennisinde bulunmak, lafı eğip bükmeden vurgulamak gerekir ki sadece riyakarlık değil, aynı zamanda korkaklıktır ve temelinde tipik suçluluk psikolojisi vardır…

7 Temmuz 2023

https://platform24.org/allah-devlete-zeval-vermesin/ 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...