Ana içeriğe atla

Türk, Türkçü, komünist!

Olay ve olguları, kişilerin iyiliği veya kötülüğü ile izah etmek, Marksist jargonla söylenecek olursa, idealist bir yöntemdir…

“Türk komünistlerinin Şeyh Said ile imtihanı” başlıklı yazım tahmin ettiğim, beklediğim üzere Türk komünistlerinden çeşitli tepkiler aldı. Bunlardan hepsine değilse bile bazılarına cevap vermek durumundayım; maksat kayda girsin.

Tepkisini bol ünlemli cümlelerle ifade eden çeşitlerden biri, kendilerinin “Türk değil Türkiyeli komünistler” olduklarını vurguladıktan sonra “Sizin feodal, milliyetçi hezeyanlarınızı hoş görmek zorunda değiliz!” diyerek kendince mevzuya son noktayı koymuş. Bu, 1925 yılında “Bunları asmak, kesmek yetmez, yok edelim!” diyen ve 2023 yılında da aynı kafada olduklarını sloganlarla deklare eden uyduruk ve milliyetçi bir “komünist” türü. Taş bile durduğu yerde bulunduğu şartların etkisiyle eriyor, çürüyor, yosun bağlıyor, yani değişiyor, başkalaşıma uğruyor: ama bu “komünist” türü mevzu Kürtler olunca ısrar ve inatla doğanın diyalektiğine meydan okuyor…

Bunlar dışarıya karşı “Türkiyeli”, içeride ise Türk komünistleri oluyorlar. Hatta daha doğru bir ifadeyle “Türkçü” komünistler. Tabii ki kendilerine “Türkçü” filan demiyorlar ama Kürt sorunu söz konusu olduğunda gösterdikleri tepkileri daha yerinde bir ifadeyle nitelendirmek mümkün değil. İleride değineceğim; Nabi Yağcı da benimle aynı kanıda.

Bu arada benim yazımda “hezeyan” filan olduğunu sanmıyorum; o lafı sahiplerine iade ediyorum. Gayet soğukkanlı bir üslupla insanların tarihlerine, hafızalarına ve acılarına saygı istemek, kanıtlarıyla birlikte tahrifatları ifşa etmek ve şovenizm eleştirisi yapmak mı “hezeyan” yoksa “Sarıklarıyla boğazlarını sıkalım, sakallarını yolalım, acımayalım, hepsini keselim, yok edelim! Kahrolsun irtica! Kahrolsun derebeyler!” diye insanı hayrete düşüren bir nefret diliyle ağızlarından köpük saçanların canice fantezileri mi? Kürdistan’ın sosyal dokusundaki aşiret düzenini Ortaçağ Avrupasındaki derebeylik zannetmelerindeki cehalet bir yana, ne zaman Kürdün hakkından hukukundan söz edilse bilumum Türkçü, milliyetçi, ulusalcılarla beraber yerlerinden zıplıyorlar ve bu milliyetçilik, şovenizm olmuyor da “Kürt” diyenler, Şeyh Said’in, Seyit Rıza’nın adlarını ananlar milliyetçi oluyor. Ünlemli cümleler kurunca, yüksek perdeden küstahça bağırıp çağırınca da “haklı” olduklarına duydukları sarsılmaz -ama içi boş- inanç ikiye katlanıyor. (Lenin böylelerine ne diyordu, var mı hatırlayan?)

Unutmuş değiliz: 2019 yerel seçimlerinin ardından Dersim Belediye Meclisi şehrin adının “Dersim” yapılmasını kararlaştırdı. Anlamlı ama neticede sembolik bir karardı; Valilikten, mahkemelerden onay alması mümkün değildi çünkü. Fakat bu “sembolik” karar bile resmi zevattan önce TKP’yi ayaklandırmaya yetti: İstemezükk! Dersim, Seyit Rıza sözcükleri de Şeyh Said, Kürdistan sözcükleriyle beraber bunların zihninde alarm zilleri çaldırıyor.

Bu çeşitler, basbayağı ulusalcı. Diğer milliyetçi, ulusalcı siyasilerle aralarında ancak nüans farklardan bahsedilebilir. Kendini ağız dolusu “komünist” diye nitelendirmek bu gerçeği değiştirmiyor; daha da garipleştiriyor…

“Tarihi” TKP kökenli okurlardan, arkadaşlardan da bazı tepkiler geldi. İsmail Bilen’den sonra TKP’nin Kürt sorunuyla ilgili politikasının değiştiğini söyleyenler oldu mesela. Hemen söyleyeyim: Yanlış hatırlıyorlar diyelim. TKP ile TİP birleşip TBKP olduktan sonra sosyal şovenizmden arındırılmış yeni bir anlayış geliştirmeye çalıştılar. Dosdoğru dile getirilmese de, bu, TKP’nin evveliyatına yönelik utangaç bir  özeleştirisel adımdı. Ama onu da beceremediler. Zaten siyasi manada ömürleri de kafi gelmedi.

TBKP kapandı ve sonrasında “güncel” bir TKP (eski SİP) o ismi devraldı, sürdürdü. Şimdilerde birkaç TKP var. Birbirlerinden hangi konularda ne tür farklılıkları var, kayda değer bir bilgim yok doğrusu, ama Kürt sorunu ile ilgili “tarihsel” TKP’nin mirasını sürdürdüklerini görüyoruz.

“Bilen’den sonra” denilen dönem Haydar Kutlu (Nabi Yağcı) dönemi oluyor. Bu döneme ilişkin Nabi Yağcı’nın Hüseyin Çakır’a anlattıkları var (toprağı bol olsun) ve 2018 yılında, “El ele özgürlüğe/ Zarlar atıldı geri dönüş yok” adıyla kitap olarak da basıldı.

Bir imza etkinliği vesilesiyle İzmir’de idim. Etkinlik saatinden önce İzmir’de günlük güneşlik bir hava vardı. Tam imza buluşmasının olacağı kitabevinin önüne geldik, gökyüzü hızla kapandı ve ardından da adeta üstümüze boşandı. Birçok arkadaş, “hava muhalefeti” nedeniyle gelemedi. Ama yine de İzmir ve çevresinde oturan çoğu eski mahpus arkadaşım ve tabii Dersim ve aile efradımızın İzmir kolu hava muhalefeti filan dinlemeyip geldiler. Bu “çoğunluk” dışında gelenler de vardı ve biri, “eski” TKP’liydi. Sağolsun, Nabi Yağcı’nın bahsettiğim söyleşisini hatırlattı bana. Bu söyleşide Yağcı’nın söylediklerinden de açıklıkla anlıyoruz ki, TKP’nin tarihi Yağcı’ya “Ben şimdi komünist oldum” dedirten bir yanlışlar tarihidir.

Özetle Yağcı, geçmişe dair cehaletini ortaya koyuyor ama TKP Genel Sekreteri olarak bu cehaletin “mazereti, kaçışı yok” diyor… TKP’nin Ermeni üyelerinden Sarkis Usta’nın anlatımlarına rağmen TKP’nin Ermeni soykırımıyla ilgili tavırsızlığının peşine düşmedim diyor… Kürtlerin tarihini öğrenmek diye bir çabam olmadı diyor… Mustafa Suphilerin katledilmesine Komintern’in neden suskun kaldığını kendime dahi sormadım diyor… “Bunları sormuş olsaydım içinden geldiğim partinin geçmişteki günahlarını görür ve her şeyden önce onu temizlemeye çalışırdım. Bizim gerçek yenilenmemiz ancak böyle olurdu. Bu temizlenme TKP’yi milliyetçilikten/ulusalcılıktan arındırmak demekti. Bugün TKP’nin Şeyh Said, Dersim isyanlarındaki yanlışlarını görüyoruz artık, hatta buna yanlış da değil, günah demek gerek” diyor. Yasal TBKP programında bu durumu düzeltmeye çalıştıklarını söylüyor ve devam ediyor; “Fakat geçmişimizi öğrenme çabamın bana kazandırdığı tarih hissiyle bugün geriye dönüp o programımıza baktığımda, orada bile milliyetçiliğin tortusunu görebildim.”

Bu da alıntı yaptığım bölümdeki son sözleri:

“Tarihin gerçek dilini çözdüğümde görüyorum ki, biz dün farkına varmadan ‘Türkiye Komünist Partisi’ değil ‘Türk Komünist Partisi’ olmuşuz. Oysa komünist olmanın ayrıksı yanı en başta enternasyonalist olmasıdır. Hem enternasyonalist hem ulusalcı olunamaz, olunursa da komünist olunamaz. Bu nedenle dünün TKP genel sekreteri ve aynı zamanda bir Türk olarak geriye dönüp Kürt halkından, Ermeni halkından, bu topraklarda soykırıma, tehcire, asimilasyona, baskıya ve tenkile (yok etmeye) uğramış bütün halklardan özür diliyorum. Türk halkından da özür diliyorum, zira bütün halklar özgür olmadan halkım da özgür olamazdı. Ve ancak şimdi, bu yüzleşmeyle kendimi gerçekten komünist olarak hissediyorum. Bir komünist dindar olabilir, başka şey de olabilir ama asla milliyetçi/ulusalcı olamaz…” (El ele Özgürlüğe / Zarlar Atıldı Geri Dönüş Yok, Sayfa 568, Belge Yayınları, 2018)

Sayın Yağcı, öyle anlaşılıyor ki TKP’li sıfatından arınınca daha özgür düşünmeye başlamış ve o güne değin görmekten kaçındığı gerçekler bir bir kafasına dank etmiş. Anlaşılır bir durum. Yağcı’nın özeleştirisi, muhasebesi, özrü, kuşkusuz ki anlamlıdır, kıymetlidir ve gerçeklere gözlerini kapamakta inat eden “Türkçü komünistlere” bakınca bu yaklaşım daha da anlam ve değer kazanmaktadır. Fakat kızmaca yok; anlamlı ve değerli de olsa, bu özeleştiri yüzeyseldir. Misal, neden “partili” iken bu çıplak gerçekleri görememiştir? Sanırım asıl özeleştiri bu sorunun derinliğinde bulunmaktadır.

***

Bilen bilir; benim meselem kişilerle değil anlayış, politika ve zihniyetlerle ilgilidir. Kişiler, içerisinde şekillendikleri sosyal, siyasal ve ideolojik şartların eseridir. Olay ve olguları, kişilerin iyiliği veya kötülüğü ile izah etmek, Marksist jargonla söylenecek olursa, idealist bir yöntemdir ve biliyoruz ki birçok “komünist” de işine öyle geldiği için bu yönteme başvurmaktan geri durmamaktadır. Bir ipucu; Sol iddialı çevrelerin ekseriyeti, eski ve yeni TKP’ler de dahil, Stalin’e serbest atış stiliyle sallayıp dururlar. Ama “kötü” Stalin öldükten sonra da aynı anlayış, tarz ve politikalar, sistem çökene değin sürmüş, sürdürülmüştür. Hatta TKP türü köhne yapılar halen de aynı kafadadırlar. Acep nedendir?

Gerçek bir yüzleşme, sizi gerçekleri olanca açıklığıyla görmekten alıkoyan sorunların düşündürdüğü sorularla karşılaşmaya cesaret etmekle başlar. Çünkü bazı soruların cevapları, soru oluşlarında gizlidir.

22 Aralık 2023

https://platform24.org/turk-turkcu-komunist/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...