Ana içeriğe atla

Yandaş, karşıt, muhalif, “gazeteci”

 Gazeteciyseniz, “taraf” olacağınız şey, “haber” olmalıdır; en yalın, gerçek ve objektif haliyle. Gazeteciyseniz, insanların derdinin davasının, sorunlarının, gündeminin takipçisi, tercümanı olacaksınız…

Bazı iş ve meslekler, güç, iktidar odaklarının “yandaşı” olduklarında ciddiyet, saygınlık ve inandırıcılık adına değerleri yerle bir oluyor. Gazetecilik, habercilik böyle bir meslek. Çünkü gerçekleri, hakikatleri, doğruları esas alarak yapılması gereken bir iş. Dolayısıyla güç ve iktidar sahiplerine karşı objektif manada halk adına “denetleyici” olmakla yükümlü bir misyonu var. Tabii bu yükümlülük, esasen ahlaki bir yükümlülük. Bu nedenle gazetecilik için “dördüncü kuvvet” denirdi. 

“Denirdi” diyorum, çünkü tekil örnekler bir yana, ülkemizde medyanın böylesi “bağımsız güç” rolü oynadığı bir dönemi hatırlamıyorum. 

Uzun zamandır ise medyanın önemli bir kesimi gazeteciliğin “fıtratında” olan en temel gerekleri bile boşvermiş, doğrudan ve açıkça “yandaş” rolü oynuyor, iktidarın “militanı” gibi hareket ediyor…

Bakın artık “dış güçler” filan gibi manipülatif söylem ve atraksiyonlarla, “şu kadar yol yaptık, köprü yaptık, bizden önce kimsenin evinde buzdolabı yoktu” demagojileriyle insanların dikkatinden kaçırılacak gibi değil: Ülkede uzun süredir her geçen gün daha da çekilmez hale gelen bir hayat pahalılığı, beraberinde yoksullaşma gerçeği var. İnsanlar “günü kurtarmakta” bile  büyük sıkıntı çekiyor, geleceklerine ilişkin ciddi kaygı ve endişe yaşıyorlar.

Peki “yandaş” denilen medyanın gündeminde ne var? Tabii ki muhalefet var, özellikle de CHP: Kemal Kılıçdaroğlu yeniden aday olacak mı? Özgür Özel ne dedi, niye dedi? Ekrem İmamoğlu ile Mansur Yavaş arasında neden soğuk rüzgarlar esiyor? Hayat pahalılığından dem vuruyor, tasarruf diyorlar ama belediye imkanlarıyla Paris’e gidiyorlar, vb. 

Misal, CHP’deki “kulis” bilgilerine merakınız varsa, Abdülkadir Selvi’nin yazı ve yorumlarını izleyeceksiniz. Eskiden Saray’dan “kulis” haberleri duyururdu, epeydir ise CHP “kulislerinden” bildiriyor. Saray’da işler “kesat” olmalı; insanları heyecanlandıracak sözleri de kalmadı.

İnsanların gündemiyle, sorunlarıyla alakaları yok, kalmamış. Dolayısıyla onların sorunlarına, sıkıntılarına, talep ve beklentilerine tercüman olmak gibi bir çabaları da yok. Zaten buna yeltendikleri anda işlerini kaybedeceklerini biliyorlar. (Belki onurlarını kurtarırlar diyeceğim ya, “O kaç para eder ki?” diye sorabilirler şaşkınlıkla.)

Bu durumda muhalefet cephesindeki gelişmeleri öğrenmek merakı (!) içindeki kitlelere Kılıçdaroğlu’nun görüşme trafiğini, Akşener’in Kılıçdaroğlu’na “ihanet” davası açmasını, İmamoğlu ve Yavaş’la ilgili kulis bilgilerini aktaracaksınız, yorumlayacaksınız! Yeter ki hayat pahalılığından, yoksulluktan, işsizlikten, ekonomik krizden filan bahsetmeyin! İnsanların dikkatini dağıtın; aldığınız paraları hakedin! Çalışın çalışın! En sıkı çalışan uçağa biner, yok öyle bedavadan…

Mümkündür ki, “Muhalif medya ve gazeteciler farklı mı ki?” diye soranlar olacaktır. 

Çok da fark yok doğrusu. Çünkü o cenahta da kendi çapında iktidar olanakları var ve beraberinde gazetecilik yapmakla değil de her şart altında “muhalif” ve “karşıt” olmakla vazifelendirilmiş gazeteciler var. 

Geçerken belirtmiş olayım: “Muhalif gazeteci” tanımının doğru ve yerinde olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Bana da “muhalif yazar” diyenler oluyor. İyi kötü bir yazar kimliğim var, aktif gazetecilik evveliyatım da. Gerçeklerden yana bir duruş ve tavır sahibi olmak sizi güç odaklarına karşı “muhalif” bir çehreye büründürüyor olabilir elbette. Ama bunu “muhalif yazar”, “muhalif gazeteci”, “muhalif sanatçı” şeklinde sıfatlandırmak bana çok yersiz geliyor. 

Geçenlerde, görüntülerini izledim, yeni açılan bir TV kanalında bir yorumcu diğerine gülerek, “Senin için Saraçhane bülbülü diyorlar” demişti. O da diğerine, “Senin için de…” diye cevap vermiş ve karşılıklı gülüşmüşlerdi. O cenahtaki durum, bundan daha iyi özetlenemez, “açık” edilemezdi. Bir de gülüyorlar ağlanacak hallerine…

Gazeteciyseniz, “taraf” olacağınız şey, “haber” olmalıdır; en yalın, gerçek ve objektif haliyle. 

Gazeteciyseniz, insanların derdinin davasının, sorunlarının, gündeminin takipçisi, tercümanı olacaksınız. 

Gazeteciyseniz, insanların gündemi pahalılık ve yoksulluk ise bunun haberlerini yapacak, neden ve niçinlerini sorgulayacak, sorumlularını haberleriniz, yayınlarınızla “rahatsız” edeceksiniz. 

Bunun yerine, haberi, gerçeği karartmaya, insanların dikkatinden kaçırmaya çalışan bir çaba içindeyseniz,  bunun adı “gazetecilik” olmaz. Peki ne olur? Ne diyeyim; artık onu da herkes kendi adına tanımlasın…

“Dilruba’nın tutuklanması kabul edilebilir değil!”

Geçenlerde (8 Ağustos 2024) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Ebubekir Şahin, sosyal medya hesabından ilgiyle izlenen sokak röportajı programları için, “Takipteyiz, gereğini yapacağız!” içeriğinde bir mesaj yayınladı. Ebubekir Şahin’in ne demek istediği henüz anlaşılamamışken haber İzmir’den geldi: Bir sokak röportajında düşüncelerini dile getiren genç bir kadın yurttaş (Dilruba Y.), gözaltına alındı ve birkaç cümlede iki “suç” birden işledi diye tutuklandı: Hem “Cumhurbaşkanına hakaret” hem de “Halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek”! 

Bu vesileyle konuyla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, “Sokak röportajlarını da yasaklayacaklar herhalde” endişelerini derhal giderdi ve “Sokak röportajlarına yasaklama diye bir şey yok” dedi. Sayın Tunç, “ama” diyerek devam etti  ama: “Ama siz halkı kin ve düşmanlığa sevk edecek şekilde konuşursanız tabii yargı devreye girer.” 

Bu açıklama sokak röportajcılarını ve kendilerine uzatılan mikrofonlara pek de “politik” veya “diplomatik” denilemeyecek bir açıklıkla düşüncelerini dile getiren yurttaşları rahatlatmış mıdır, emin değilim.

Dilruba’nın sözlerinden kim kime karşı “kin ve düşmanlık” beslemeye başladı, bilmiyoruz ve neyse ki diyoruz Ana Muhalefet diye bir şey ve onun lideri Özgür Özel var: “Dilruba’nın tutuklanması kabul edilebilir değildir!” 

Vatandaş nereden bilsin böyle diplomatik, politik ağırlığı olan gayet sert cümleler kurmayı; bizim oralardaki deyişle dümdüz, dimdirek diyor diyeceğini. Bilse, “Bunca yoksulluk, pahalılık kabul edilebilir değildir” der yani. Mesela…

16 Ağustos 2024

https://platform24.org/yandas-karsit-muhalif-gazeteci/ 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...