Ana içeriğe atla

Barış ihtimali Rojava’da sınanıyor

 Kürt sorunu hiçbir dönem olmadığı kadar küresel güçlerin de müdahil olduğu bir bölgesel sorun niteliği kazanmıştır. Bu, inkar siyasetinin kaçınılmaz sonucu olarak şekillenen bir olgu

1 Ekim 2024 günü parlamentoda “tokalaşma” ile başladı ve halen DEM Parti İmralı heyetinin siyasi partilerle gerçekleştirdiği görüşmelerle devam ediyor. Konunun çok gerekmedikçe “güncel” boyutlarına girmeyeceğim; ilgilisi zaten takip ediyordur. Kimsenin özel olarak “amigosu” veya “karşıtı” olmadan sürecin önemli gördüğüm yönleriyle ilgili düşünce ve değerlendirmelerimi paylaşmaya devam edeceğim. Hemen belirteyim; kimsenin özel olarak “yandaşı” veya “karşıtı” olmamak, elbette ki “tarafsızlık” demek değil! Bu tür konularda “tarafsızlık” kadar tuhaf, tutarsız ve “yok öyle bir dünya” dedirten bir tavır olamaz. Tabii ki sahici ve kalıcı bir barıştan yana tarafım. Herkes için demokrasi, herkes için adalet ve özgürlük değerlerini savunuyorum. İddiam ve çabam, bu kavram ve değerleri gerçekten sahiplenmek, savunmaktır. 

“Gerçekten” diye vurgulamamın nedeni, herkesin kendince sahip olduğu ideolojik hassasiyetlerle bağlanmış bir tarifinin olmasıyla ilgili. Herkesin kendine göre bir “demokrasi” anlayış ve algısı olduğu gibi, herkesin kendine göre bir “barış” anlayış ve algısı var. Mesela MHP lideri Devlet Bahçeli’ye göre konuyla (Kürt sorunu) ilgili barış, “Türk-Kürt kardeşliği, terörsüz Türkiye” oluyor. Ama bu “kardeşlik” mevzuu oldukça tartışmalı. Düne kadar varlığı bile inkar edilen bir halk söz konusu neticede. “Böyle kardeşlik mi olur?” diye soracak olana verecek bir cevabınız olmalıdır; yalana, dolana, demagojiye sapmadan…

Bir başka örnek, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum. Uçum’a göre “Devlet Kürtlerin de devletidir ve Kürtler devlete sımsıkı sarılmakla yükümlüdürler.” Dolayısıyla barış, Kürtlerin bu “sarılma” yükümlülüğünü yerine getirmesiyle gerçekleşir demek ki. Dileyen sarılır, ne diyelim, ama “Hala bile kafamıza vuran bu devlete mi sarılacağız” diyene ne cevap vereceksiniz? Mesela Rojava’da gazetecilik yaparken SİHA’ların vurduğu Cihan Bilgin ve Nazım Daştan’ın cenazelerini hala teslim alamayan aileleri nasıl sarılacaklar devlete? Roboskili aileler, “faili meçhul” cinayetlerde yakınlarını yitirenler, Cumartesi Anneleri… Uzar gider bu acılı, kanlı liste, biliyorsunuz…

Barıştan yana taraf olmak gerekir. Ama tarafı barış olanın barıştan ne anladığını da ortaya koyması asgari samimiyet gereğidir. 

Kıblesi “Reis ne derse o” veya “Devlet ne derse o” olanların kafası rahat. Sıfır kilometre beyinlerini çalıştırmaları, yormaları gerekmiyor; mevzubahis barışsa barışçı, savaşsa savaşçıdırlar…

“Çözüm süreci” döneminde kalıcı bir barış için ne tür adımlar atılması gerekir içeriğinde yazdığım yazılara, hassas bölgelerde “kalekollar” yapılmasını eleştirmeme ve özellikle de sürecin (=barışın) esas olarak Rojava’da sınanacağına ilişkin görüşlerime ateş püskürüyorlardı: Yoksa sen süreci desteklemiyor musun? Yoksa sen barış istemiyor musun? Silahların susmasından, cenaze kaldırılmamasından rahatsız mı oluyorsun? Ve daha neler neler…

Çözüm sürecini destekliyor görünen aynı simalar, süreç yerle bir olunca bu kez de “Son terörist öldürülünceye kadar!” diye çığırmaya ve barış diyeni, çözüm diyeni, “terör propagandası yapıyor” diye devlete ihbar etmeye başladılar…

Şimdilerde ise Bahçeli’nin ne denli “bilge ve ulu bir şahsiyet” olduğunu dillendiriyor ve Reis’ten aldıkları “pas” ile “Bu terör örgütünün son şansı, yoksa devlet biliyor size ne yapacağını!” diyorlar. Onların “barış” algı ve anlayışları da bu: Kayıtsız şartsız kaldırıp ellerinizi teslim olun! Yoksa al sana bomba!

Ekonomik kriz, Kürt sorununun bedeli

Her yeri geldiğinde hatırlatmakta yarar görüyorum: Sorun dolaylı ya da doğrudan herkesin ilgili olması gereken bir sorun. Misal, bugüne değin ne Kürt sorunu ne de barış konulu herhangi bir eylemsel etkinlik göstermemiş olan işçi sınıfının da sorunu. Haklı olarak hayat pahalılığından şikayet eden en geniş manada emekçilerin, yoksulların da sorunu. Eğitimli, eğitimsiz milyonlarca işsiz gencin de sorunu… 

Çünkü ülkenin maddi kaynakları yıllardır toplumun reel ihtiyaçlarına değil bu soruna hasredilmiş durumda. Bir ara miting meydanlarından haykırılıyordu: Bir merminin bedelini biliyor musnnuz siz? Merminin bedeli, bombanın bedeli, savaş uçaklarının bir sortisinin bedeli, bitmek tükenmek bilmeyen silahlanmanın bedeli… Gerçekten de hayli masraflı olmalı, kesin. 

Rahatlıkla diyebiliriz ki, anketlere göre ülkenin bir numaralı sorunu olduğu söylenen ekonomik kriz, hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı, Kürt sorununda esas alınan güvenlikçi politikaların herkese ödetilen bedelidir…

Ama bu sorunun doğrudan muhatabı olanların, acısını çekenlerin, bedelini göğüsleyenlerin “bana ne ki” deme şansı yok, ardına saklanacakları bir bahaneleri de olmadığı gibi…

Devletin inkar ideolojisinin müsebbibi olduğu bir sorun nedeniyle yıllardır acı çeken, can veren bir halk, acısını, yasını, öfkesini bağrına basıp barış istiyor; devlet, görmezden, duymazdan geldiği bu isteği gereğince yerine getirmek, barış ve adalet yoluyla kendini yeniden yapılandırmak yerine hala bile “Türk olun, devlete sarılın sorun bitsin” diyor… Var mıdır tarihte bir örneği bunun?

“Türk-Kürt kardeşliği” derken, “Devlet Kürtlerin de devletidir” derken tedirgin olmamız, kuşku duymamız normal değil mi? 

Tuhaflığa bakın ki son derece haklı nedenlerle tedirginliğinizi, adı konulmamış sürecin soru işaretlerini lisan-ı münasiple dile getirdiğiniz zaman, bu kez de “bu taraftan” bazıları sesini yükseltiyor: Yoksa sen barış istemiyor musun? Yoksa sen süreci desteklemiyor musun? Yoksa sen… Salaklık parayla değil nasıl olsa, bedava…

Bu satırların yazarı, Abdullah Öcalan adının “terörist başı, bebek katili, bölücü başı” gibi sıfatlar kullanılmadan anılamaz olduğu yıllarda, “Kürt sorununun barışçıl çözümü Öcalan yok sayılarak mümkün olamaz” diye yazmış (2008), bu görüşünü ilgili her zeminde de dillendirmiştir. Bu görüşüm değişmiş değil, önceki yazımda da değindim.

Ne var ki sorun bununla sınırlı değildir. Öcalan ve arkadaşları üzerindeki tecridin kalkması, Öcalan’a barışçıl çözüme dair görüşlerini duyurabileceği imkanlar tanınması, dahası örgütün Türkiye’ye karşı silahlı faaliyetlerine son vermesi, hatta kendini feshetmesi, devletin siyasi genel af ilan etmesi; kalıcı bir barışın inşası ve çözüm adına ileriye doğru atılmış bir adım olur, olumlu bir aşama kaydedilmiş olur, yeni bir durumun önü açılır… Fakat sorun tamamen çözülmüş olmaz; çünkü sorun, Kürt sorunudur! Mevzuya Fransız kalmakta inat edenler neyse de Kürt olup da bu apaçık gerçeği anlamakta güçlük çekenlere şaşıyorum…

Bölgesel gelişmelerin sarsıcı etkileri, yeniden canlandırılmak, inşa edilmek istenen bir Türklük anlayışı ile “en az hasar, en yüksek kazanç” hesabıyla savuşturulmak isteniyor gibime geliyor. Tamam iyi niyetimizi kaybetmeyelim ama temkinli olmaktan, sorular sormaktan da vazgeçmeyelim bence… 

Tarafların “mürit” trollerinin kafasının basmadığı da bu: Sana sunulan çerçeveyi sorguladığın, sorularına cevap aradığın zaman şartelleri atıyor… 

Rojava ile iç içe geçti

“Çözüm Süreci” döneminde sürecin Rojava’da sınandığını ortaya koyan yazılar yazmıştım (2013). Aradan geçen yıllar boyunca bu gerçek daha da keskinleşti. Öcalan’ın kapısını çalma gereği duymaları, esas olarak, Suriye’deki alt üst oluş ve Rojava Kürtleri üzerindeki etkisiyle ilgili. Şu sözlerin tercümesi de bu kapsamda anlaşılır oluyor: “PKK Kuzey Suriye’den çekilsin, kalanlar da (YPG) silahlarını bırakıp sisteme dahil olsun.” (Hakan Fidan, 7 Ocak 2025)

Rojava, barış ve çözüm tartışmalarının sahiciliğini test eden bir önem ifade ediyor. 

Sayın savcıları heyecanlandırmayı göze alarak söylemek durumundayım: Rojava’daki Kürt yönetimi (PYD) ve SDG, bugüne değin Türkiye’ye karşı son derece gerçekçi ve diyalog arayışında olan bir tutum izlediler. Türkiye’nin iddialarının aksine SDG’nin Türkiye için “tehdit” oluşturduğuna ilişkin bolca propaganda var fakat herhangi bir somut delil yok. (Ama Türkiye’nin bölgedeki paralı askerleri, SMO, Türkiye’nin askeri desteğiyle saldırgan bir tutum içerisinde.) SDG, Şam’da inşa edilen yeni yönetim ile de yapıcı bir diyalogu esas alarak yol almak istiyor; Suriye’nin bütünlüğü içerisinde otonom bir statü talepleri var. 

Görünen, devletin Rojava’yı yok etmeyi hedeflediğidir. Ama bu o kadar da kolay gerçekleşecek bir hedef değil. SDG olası bir işgal harekatına karşı 100 bin civarında savaş gücü ve silahlarıyla direnir. Fakat eğri oturup doğru konuşmak lazım: Bölge düz bir coğrafya, gerilla savaşına uygun değil ve cephe savaşı ya da şehir savunmalarında, çok kan dökülür ama TSK bölgeyi kısa sürede kontrolü altına alır. Sonrasında çatışmalar sürer gider… 

Fakat işin içinde ABD de var. Trump yönetiminin SDG konusunda şimdikinden farklı bir politika izleyeceğini sanmıyorum. Çünkü ABD’nin Ortadoğu poltikasında İsrail’i gözetmek, “kırmızı” çizgilerinden biri ve İsrail’in denge siyaseti ve pragmatizm için de olsa SDG’nin varlığına önem verdiği, bilinen bir gerçek. Bu durumda ABD, Türkiye’yi (ve SDG’yi) asgari bir çerçeve dahilinde uzlaşmaya zorlamayı Trump döneminde de sürdürür. HTŞ de devleti yeniden şekillendirmek çabasında iken bu tür bir çatışmadan hoşnut olmaz. Yani mesele sadece askeri manada “Bir gece ansızın geliriz” meselesinden ibaret değil… 

Bu noktada, “Kürt sorununu başka kimseyi karıştırmadan kendi içimizde çözelim” söyleminin pek gerçekçi olmadığını da vurgulamalıyım. Kürt sorunu hiçbir dönem olmadığı kadar küresel güçlerin de müdahil olduğu bir bölgesel sorun niteliği kazanmıştır. Bu, inkar siyasetinin kaçınılmaz sonucu olarak şekillenen bir olgu.

Türkiye’nin Kürt sorunu Rojava ile iç içe geçmiş bir anlam kazanmışken ve üstelik meselenin Irak ve İran’la ilgili boyutları da varken, barışa dair arayış ve beklentilerin kapsamını oluşturan, ister istemez, bu tablo oluyor…

Tekraren vurgulamakta fayda var, durduğumuz yer budur: “En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir.”

Üzerinde düşünelim diye, SİHA bombardımanıyla evi başına yıkılmış bir Rojavalı annenin feryadıdır: “Ev millet çi kiriye ji ve!” (Bu millet size ne yaptı!)

10 Ocak 2025

https://platform24.org/baris-ihtimali-rojavada-sinaniyor/ 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...