Ana içeriğe atla

Devlet “devletimiz” olur mu?

 Bu adımları atmış olmak “barış oldu” demek değildir, “devlet, devletimiz oldu” demek de olmadığı gibi. Bu adımları atmış olmak, barış ve demokratik haklar için siyasi ve barışçıl mücadele araç ve imkânlarını esas almak demektir. Dolayısıyla durduk yere devlet “devletimiz” olmaz!

Boynunda 38’den kalma kocaman bir mavzer kurşunu taşıyan rahmetli dedeme, bir müjde veriyor edasında, “Devlet artık bizim de devletimiz oldu!” deseydim bir gün, elinden eksik etmediği asasıyla kovalardı beni en iyi ihtimalle.

Rahmetli nineme söyleseydim bunu, sunturlu Kirmançki küfürler eşliğinde sıkı bir sopa yemekten kurtulamazdım, kesin.

Rahmetli babam, muhtemelen şaka yaptığımı düşünürdü.

Ya Hasan Amcam? Rahmetli asabi biriydi ve yalan yok, bunu ona söyleyemezdim bile, korkardım.

Anama söylesem? Bana hâlâ bile her konuştuğumuzda “Olaylara karışma oğlum!” diye sıkı sıkıya nasihat eden anam, ne der acaba? Hâlâ cesaretimi toplayıp da söyleyemedim. Galiba söyleyemeyeceğim de. Ciddiye almaz; “De rehat finde! Hesse birre!”

Ablam rahatsız biraz epeydir, ona söylesem, “Wey?” der ve devam eder, “Ma ben hastayım bu halde bana şaka yapıyorsun?”

Büyüklerimiz, devletten korkarlar, çekinirler, sevmezler, devlet deyince iki adım geri çekilirler, susarlar, birbirlerine sığınır ve Hızır’dan, 12 İmamlardan, Haq’tan yardım dilerler.

“Devlet” deyince bazılarının tüyleri diken diken olur hazdan, huşudan; “Yüz yıllarca yedi düvele hükmetmiş şanlı, ulu, yüce devletimize can feda!” Ama bizim cenahta durum hayli farklı.

Çünkü “devlet” bizim büyüklerimizin hafızasında hâlâ 38’dir. Kadın, çoluk, çocuk ayırt etmeyen katliamlardır. Alçakça ayrımcılıktır. Malatya’da, Elazığ’da, Maraş’ta yaşadığı vahşettir. Çorum’dur, Madımak’tır. Kapısına kocaman X işaretleri yazılmasıdır. Haksızlıktır. Adaletsizliktir. Zulümdür. Zorbalıktır. Her an korkuyla, endişeyle, tedirginlikle yaşamaktır. Devlet, bize safi kötülüktür…

Bu, sadece Alevilerin, Kürt Alevilerinin canlı hafızası değil, varlığını Türk varlığına (siz “devlet” anlayın) armağan etmiş ar, namus, şeref yoksunu olanlar hariç bütün Kürtlerin yaşayan hafızasıdır. Canlı ve yaşayan hafıza diyorum, çünkü “sorun” tarihin geçmiş zamanlarında kalmış bir sorun değil. 80’ler, 90’lar hatırlanması güç, geçmiş ve günümüzden çok uzak tarihler değil; 2000’li yıllar da öyle. “Hendek” diye, “Kobani” diye yüzlerce Kürdün hayatını kaybettiği “olayları” unutmak için 5 sene, 10 sene herhalde çok uzun zaman dilimleri olmasa gerek?

Faili meçhuller, “kayıplar” ve daha nice bir şekilde devletin fail olduğu insanlık suçları… Uzatmayayım… Bunlar orta yerde dururken, hiçbir soru ve sorun cevabını, çözümünü bulmamışken, devlet hiç değilse kendi payına resmen ve alenen özür bile dilememiş, sorunu havale ettiği bir komisyon kurmaya bile gerek görmemişken… Misal, ben Fadime Anaya nasıl diyeyim, “devlet, devletimiz oldu” diye? Hanım Ablaya nasıl diyeyim? Besna’ya, Berkin’in annesine, babasına, Gamze’ye, İkbal Ablaya, Faruk’a… Nasıl diyeyim?

(Bir de şu var. Merak işte… Başlattıkları tarihte eşi benzeri görülmemiş “devrimci halk savaşı” binlerce insanın hayatına mal olarak “fiyasko” ile sonuçlanınca utanıp arlanmadan “Devletin bu kadar gaddar olabileceğini hesaba katmamıştık” diyenler aynı arsızlıkla ağız değiştirip “devletimiz” derler mi acaba?)

Sorun “bizde” mi sizce?

“Devlet, Kürtlerin de devletidir. Kürtler, Türk Milletinin ayrılmaz bir parçasıdır. Türklerle Kürtler etle tırnak gibidir,” kafasında olanlara soracak olsanız, “Tabii ki!” derler seslerini yükseltip parmak da sallayarak, “Yüzünüze gözünüze dürsün!”

Nedir yüzümüze gözümüze dürmesi gereken? Bu kez cevap başka yerden geliyor; “Ulus devlet istemiyoruz, tarihi geçti, miadı doldu o işin. Siyasi, idari, hatta kültüralist haklara filan da gerek yok!”

Oldu. Oldu mu? Olur mu?

***

Bazılarının işine gelebilir ama hiç değilse barışın anlamını, önemini, hayatiyetini bilenler elmalarla armutları birbirine karıştırmama konusunda daha dikkatli, hassas ve özenli olmak durumundadır diye düşünüyorum: Örgütün silah bırakması, halkın artık taşımak istemediği bir yük haline gelen silahlı mücadele, “devrimci halk savaşı”, şiddet (vb) yol, yöntem ve kafasından, dayatmasından vazgeçilmesi gereklidir.

Ama bu adımları atmış olmak “barış oldu” demek değildir, “devlet, devletimiz oldu” demek de olmadığı gibi. Bu adımları atmış olmak, barış ve demokratik haklar için siyasi ve barışçıl mücadele araç ve imkânlarını esas almak demektir. Dolayısıyla durduk yere devlet “devletimiz” olmaz!

Gayet açık ve anlaşılır olsa gerek… En azından naçizane benim bakış açım ve anlayışım, bu.

Devletle kucaklaşan kucaklaşsın, bütünleşen bütünleşsin, “devletimiz” diyen desin. Kimse kimsenin elini, kolunu tutacak, ağzını kapatacak, zihnine ipotek koyacak değil. Herkesin kararı, tercihi kendine. Ama kimse de kendi tercihini kimseye dayatmamalıdır. Kim kendini ne sanıyorsa kendi sorunudur; kendi tercihi dışında görüşleri “bastırmak” ise kimsenin haddi, hududu, hukuku veya “yetkisi” dahilinde olan bir şey değildir. Çünkü Kürtler –veya herhangi bir halk– kimsenin aşireti, marabası, müridi veya “ordusu” değildir.

Devlet hiç mi “devletimiz” olmayacak peki? İmkânsız değil. Başka gündemler ağır basmazsa bu soruya cevabımı haftaya vereceğim.

Haftanın sözü bir Dersim atasözü olsun: Hesirê çiman ra aqil bigire (Gözyaşlarından akıl al manasında).

20 Haziran 2025

https://platform24.org/devlet-devletimiz-olur-mu/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...