Ana içeriğe atla

“Geri zekalıya anlatır gibi”

 Siz bulunduğunuz makamın yüklediği sorumluluk gereği kendi alanınızla ilgili soru ve sorunlara üslubunuzu bozmadan cevap vermek, insanların endişe ve tedirginliğini gidermek, iddiaları objektif biçimde soruşturmak ve soruşturmanın sonuçlarını kamuoyuna açıklamakla mükellefsiniz. Bunu yapmak sizi sıkıyorsa o koltuktan kalkıp başka işlerle iştigal edeceksiniz

Nasıl bir strestir, nasıl bir çiledir, nasıl bir endişeli bekleyiş sürecidir; bilen bilir. En çok da klişe tabirle “yarış atı” muamelesi gören çocuklar açısından. 8. sınıflardan ve senenin bitiminde yapılan LGS sınavlarından bahsediyorum…

Okul, dershane, özel ders ve öğretmenler, bitmek tükenmek bilmeyen test çözümleri, deneme sınavları… Her şey iyi bir liseye girebilmek için. İyi bir üniversite kazanmanın yolu, liseden geçiyor madem.

“Bana ne” deme şansınız yok. Çocuğunuzun geleceği söz konusuyken nasıl “bana ne” diyebilirsiniz ki? Mümkün mü? Bütün varlığınızla bu “yarışa” katılmak durumundasınız. “Bütün varlığınızla” derken, evet, “bütün varlığınızı” kastediyorum, maddi, manevi.

8. sınıf çocukları, birer “ağır işçi”, birer “yorgun savaşçı”dırlar, çocukluğundan vazgeçmesi, o yaşta hayatın kaskatı gerçekleriyle sınanması gereken kişilerdir. (Kızıma öyle derdim; ağır işçi, yorgun savaşçı. Ama gerçekten öyleydi, öncesi bir yana, 8. sınıf boyunca.)

Bu eğitim sistemi, neresinden tutsanız elinizde kalan bir sistem ve en çok da bünyesinde taşıdığı eşitsizlik açısından. Düşünün ki bazı çocukların ebeveynleri ekonomik manada dardadır; çocuğunu nasıl özel okula yollayacak, nasıl dershaneye yazdıracak, nasıl özel ders aldıracak… Bunları yapabilenler ve yapamayanlar, o yaşta çocukların karşılaştıkları en çarpıcı ve çıplak sınıfsal, toplumsal eşitsizlik gerçeği oluyor.

Sorunun kuşkusuz öğretmenler açısından, müfredat açısından baktığınızda da “elinizde kalan” birbirinin içerisine geçmiş başka boyutları var. Misal, şu zorunlu din dersi zorbalığından çocuklarımızı kurtaramadık hâlâ ve bu devirde.

Bilerek ya da bilmeyerek okuduğunu veya duyduğunu anlamaktan aciz bazı aklıevveller mümkündür ki hemen zıplayacaklardır oturdukları yerden; din dersine niye karşısın! Hep öyle oluyor çünkü, ne zaman “zorunlu” din dersi söz konusu olsa hemen atılıyorlar ve sen de papağan gibi aynı şeyleri yinelemek durumunda kalıyorsun; din dersine değil kardeşim, bu dersin zorunlu olmasına karşıyım. Kaldı ki, evet, mevcut haliyle bu din dersine de karşıyım! Herkesin Sünni olduğu varsayımından hareket eden ve bu coğrafyadaki diğer din ve inançları Sünni gözlüğüyle değerlendiren bu din dersine de itirazım var!

İlk ve orta öğretim yılları boyunca hep misal il ikincisi, bölge üçüncüsü, Türkiye onuncusu filan olan yeğenlerimden birine yarı şaka yarı ciddi “Yine birinci olamamışsın! Yuh!” diye takılırdım. O da “Şu din dersine kafam basmıyor ya” diye yanıtlardı beni. Milyonlarca çocuğun hikâyesidir bu… Şimdi de kızım başka milyonlarca çocuk gibi aynı mecburi zorbalıkla sınanıyor…

(Hemen belirteyim; dinle, din dersiyle ilgili en ufak bir olumsuz yönlendirmem olmadı bugüne değin. Tersine şöyle önemli, böyle önemli diye olumlu yönlendirme çabam oldu. Ama olmayınca olmuyor işte! Fıtratımızda Dersimli olmak var!)

Geçtiğimiz ay LGS sınavından çıkan çocukların neredeyse tamamına yakını ağlıyordu. Ağlamayanlar da neredeyse dokunsan ağlayacaklardı. Soruların zor oluşundan yakınıyorlardı, en çok da din dersi sorularından. Bu işin erbaplarının dahi yanıtlamakta zorlandıkları sorularla bu çocukların bu yaşta özgüvenlerini yerle bir etmeye, psikolojilerini bozmaya kimin ne hakkı var!

Sınav öyle ya da böyle bitince çilenizin, koşturmacanızın bir başka aşamasına geçiyorsunuz: Puanı nereyi tutuyor, nereye yazdırabilirsiniz, özel okullar, Anadolu liseleri, nitelikli liseler…

Kimin umurunda bu sorunlar? Ebeveynler ve çocukların tabii ki. Milli Eğitim Bakanının umurunda olacak değil ya!

***

Sürpriz yok; bu seneki LGS sınavında da önceki benzer sınavlarda olduğu gibi “sınav soruları çalındı” şayiaları çıktı. Şayia olmanın ötesinde CHP Genel Başkan Yardımcısı Suat Özçağdaş, Liselere Geçiş Sınavı (LGS) devam ederken ilk oturum sınav kitapçığının bir WhatsApp grubunda yayınlanmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e, “Sınav devam ederken ilk oturum sınav kitapçığı bir WhatsApp grubunda nasıl yayınlanmıştır? Kitapçığı yayınlayan kişi ilgili PDF dosyasına nasıl ulaşmıştır ve ulaşan kişi kimdir? Kitapçığın yayınlandığı grup içinde bulunan kişiler kimlerdir?” şeklinde bir soru yöneltti, bu somut iddiayı meclis gündemine taşıdı.

Çok sayın Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin bu somut iddia ve soruyu kısmen doğrulayan bir açıklama yaptı ve soruların planladıklarından erken açıklanmasının “sınav güvenliği” açısından bir sorun teşkil etmediğini söyledi. Ama bunu nasıl bir üslupla söyledi? Şöyle:

“Saat 10.45’te tamamlanan bir sınavın sorularının saat 11.57’de, emniyet kayıtlarında da öyle, saat 11.57’de sosyal medyada paylaşılmış olması. Şimdi bir insanın saat 11.57’de paylaşılan soruların ‘sınavın güvenliğine sekte vuruyor, güvenliğini tehlike altına atıyor’ demesi için biraz ya akli melekelerinin yerinde olmaması lazım ya da manipülatif bir eylem içerisinde olması gerekir. Bununla ilgili gerekli açıklamalarımızı yaptık. Sonrasında da hem bu konuda herhangi bir ihmali olan varsa onların tespit edilmesi için hem de sınav güvenliği ile ilgili bir sıkıntı varsa bunun tespit edilmesi için müfettişlerimiz anında incelemelerini yaptılar. Anlatıyoruz, bunu söylüyoruz. Çok özür diliyorum. Geri zekâlıya anlatır gibi tane tane anlatıyoruz. Ama yetinmiyorlar, hâlâ devam ediyorlar.”

Burada durmak lazım. Çünkü bu sayın bakana akli melekeleri ile zekâsının yerli yerinde olduğunu varsayarak hatırlatmak gereken gerçekler var.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Siz bulunduğunuz makamın yüklediği sorumluluk gereği kendi alanınızla ilgili soru ve sorunlara üslubunuzu bozmadan cevap vermek, insanların endişe ve tedirginliğini gidermek, iddiaları objektif biçimde soruşturmak ve soruşturmanın sonuçlarını kamuoyuna açıklamakla mükellefsiniz. Bunu yapmak sizi sıkıyorsa o koltuktan kalkıp başka işlerle iştigal edeceksiniz…

Kaldı ki, insanların sınavlarla, sınav soru ve cevaplarıyla ilgili tedirginliği, endişesi, durup dururken ortaya çıkan bir şey de değil. Bunun sorumlusu da sizden başkası değil! “Sınav sorularını çaldılar” iddiasına konu olan kaç tane dava açıldı bugüne değin? Yardımcılarınıza sorun, araştırıp önünüze koysunlar bu sorunun cevabını.

2010 yılında, 2011 yılında KPSS, YGS sınavlarında soruların çalındığı iddiaları ayyuka çıkmışken iktidarda mensubu olduğunuz parti vardı ve iddiaları yalanlamakla meşgul idiler! Sonra kanka olduğunuz cemaat ile ilişkileriniz bozulunca bu kez siz “soruları çalmışlar” dediniz ve savcıları harekete geçirdiniz… Tek başına bu örnek bile insanların size ve sisteminize kuşkuyla bakması için yeter de artar!

Siciliniz bozuk ve bu nedenle de kamuoyuna hitap ederken üslubunuza azami dikkat edeceksiniz!

Kimse de demesin, “Ya onu Fetöcüler yaptı, biz yapmadık.” İktidarda olan, sorumluluk mevkilerini işgal edenler kim ise, kamuoyunun resmi, yasal, meşru muhatabı onlardır. Sorumluluğunuzu taşımayı bileceksiniz.

Geri zekâlıya anlatır gibi anlatmaya çalıştım. Bir şeyi düzelteceğimden değil de maksat kayda girsin diye: Çünkü bu eğitim sisteminin durumu, tıpkı “deveye sormuşlar, boynun niye eğri?” fıkrasından farksız.

18 Temmuz 2025

https://platform24.org/geri-zekaliya-anlatir-gibi/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...