Ana içeriğe atla

Yapıyorlar, oluyor ve bir şey de olmuyor

 Birey değil, insan değil; kul, mürit, onun bunun “askeri”, kendi iradesine sahip çıkmaktan yana aciz bir toplumda birer yasaklar manzumesine çevrilmiş yasalar devleti yönetenler için değil adına “millet” dedikleri vatandaşlar içindir!

Özgürlükçü karakteri olan anayasa ve diğer yasa ve hukuk metinlerinin en temel özelliği, sözcüğün en gerçek ve geniş manasında güç odaklarının potansiyel olarak taşıdığı “Güç bende!” zorbalığını o kudrete sahip olmayanlar lehine sınırlandırmaktır. Kuşkusuz bunun nerede, nasıl ve ne şekilde realize olduğu tartışılabilir bir husus. Ancak “demokrat” ya da “özgürlükçü” olmak iddiası taşıyan bir hukuk anlayışının mantığı bu olmak durumundadır; vurgulamak, dikkat çekmek istediğim meselenin bu yönü.

“Güç odakları” derken kastettiğim, öncelikle tabii ki siyasi iktidar, yasama-yargı-yürütme erkini oluşturan yapılar, ordu ve güvenlik bürokrasisi, kısacası “devlet” kavramını ifade eden kurumlar. Yanı sıra toplumsal hiyerarşinin “kaymak tabakasını” oluşturan sermaye kesimleri. Aslında “iktidar” ile bu yapılar pek birbirinden ayrı değerlendirilecek gibi de değildir. (Eskiden bu siyasi ve sınıfsal bileşime “oligarşi” derdik; kanımca devri geçmiş bir kavram değil.)

Şu veya bu ölçüde “hukuk devleti” iddiasına en azından yaklaşık biçimde sahip olan ülkelerde, “başkan” olmak bir tür kral, kraliçe, sultan veya padişah olmak demek değildir. Çünkü yetki alanları, görev ve sorumlulukları bellidir ve belirli bir süre için seçilerek üstlendiği rolü, kendisine çizilen bu sınırlar içerisinde kalarak oynamak durumundadır.

O sınırları aştığı zaman devletin kendisini sürdürebilmek adına oluşturduğu denetim mekanizmaları devreye girer ve sınır aşımının, görevini kötüye kullanmanın nitelik ve mahiyetine göre yaptırımlar söz konusu olur. Misal, “başkan” olmanın kafasına göre takılmak demek olmadığını bilmiyorsa, öğrenir böylece.

Bu tür deneyimler, topluma da sisteme güven telkin etme testleri olarak işlevlidir aynı zamanda. Sistemin hukuki bağlamda anlayış ve ilkeler, normlar bakımından “oturmuş” olması, bu tür test ve deneyimlerin sonucunda varılmış noktadır.

***

Bu genel hatırlatmanın ardından “Ya bizde?” diye hayıflanarak sormamak elde değil; Ya bizde nasıl oluyor bu işler?

Bizde cumhuriyetin ikinci yüzyılında yol almaya başlamışken demokrasi, hukuk, adalet kavramları ölçü alınarak söylenecek olursa, sistem açısından “oturmuş” hiçbir şey yok. Ekonomisi, maliyesi, eğitimi, kültür ve turizmi… Neresinden tutacak olsanız, sistem, elinizde kalıyor.

Örnek kabilinden aklınıza ilk gelenleri hatırlayın…

Ekonominin son üç-beş senesini hatırlayın, daha gerilere gitmeden: Bir “Damat” devri yaşandı, enflasyonu tek haneli yapmak, dövizin ateşini düşürmek gibi iddiaları vardı ve “Reis”in de tam desteğini almıştı. Spekülasyonlar bir yana nedenini hâlâ bilmediğimiz şekilde istifa etti. Sonrasında kriz alarmları veren ekonomideki gidişatı gözlerindeki “ışıltı” ile izah eden, “düşük faiz yüksek üretim” vaadiyle ekonomiyi çökerten “Nebati” dönemi yaşandı. O da gitti, büyük umutlarla önceki ekonomi bakanlarının izlediği politikaların zıddını uygulamak üzere halen işbaşındaki Şimşek dönemi başladı. Bir yıl içinde üç ekonomi bakanı, üç merkez bankası başkanı değiştiren, ekonomi ve para politikalarının “bir de bunu deneyelim” şeklinde oluşturulduğu bir sisteme –bırakalım “oturmuş” olmasını– “normal” denilebilir mi?

Bir tatil beldesinde bir otel dolusu insan kış ortasında korkunç bir şekilde yanarak can verdi ve o otele ruhsat veren, denetlemek yükümlülüğü olan hiçbir yetkili bırakalım yargılanmayı, istifa bile etmedi…

Soma’da can veren insanlar için protesto hakkını kullanmaya yeltenen bir madenci yakınını özel tim polisleri gözetiminde tekmeleyerek döven iktidar mensubu kendinden geçmiş zat, bu “icraatı” nedeniyle ne yargılandı ne de görevden alındı; aksine bürokrasideki yükselişi hızlandı…

“Unutuldu gitti” sanılıyor ama genç bir İranlı (gerçi rüşvetle Türk vatandaşı da olmuştu) zengin züppe, hükümetin koca koca bakanlarını elinde maymun etmişti. O bakanlardan “Her cuma sallıyorum bakara makara” diyeni sonradan oraya buraya TC’yi temsil etmek üzere büyükelçi olarak görevlendirildi, diğerleri ne yapıyor bilmiyorum. Bildiğim yargılanmadılar, yargı önünde aklanmadılar, partilerinden ihraç edilmediler ve o yüzden alınlarında “şüpheli” damgasıyla yaşamlarını sürdürüyorlar. (Bir de o züppeden aldığı paraları genel müdürü olduğu bankada değil de evinde ayakkabı kutularında saklayan bir bankacı vardı, o da “devlet hizmetine” devam ediyordur herhalde?)

Eğitim konusuna hiç girmeyeyim daha iyi… Her bakan “Ben geldim” edasında yap-boz tahtasına çevrilen sistemle oynuyor. Tarikat vakıflarının eğitimdeki rolünü daha da pekiştirecek yeni protokoller imzalıyor. Zorunlu din dersi zorbalığı yetmiyormuş gibi “seçmeli” yeni din dersleri getiriyor, vs.

Örnekleri herkes kendine göre uzatabilir, güncelleyebilir.

Devlet böyle yönetilirken toplum ne yapıyor peki?

Aslında toplum bu anlayışı sırtında taşıdığı içindir ki ülkeyi bu kafayla yönetiyorlar, yönetebiliyorlar tabii ki. Baktılar yapıyorlar, oluyor ve bir şey de olmuyor; yapmaya devam ediyorlar…

Düşünceleri anarşizan çevrelere, Rönesans dönemi düşünürlerine, Fransız İhtilalinin ideolojik temelini atanlara ilham kaynağı olmuş La Boêtie, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabında, toplumun “tiran” kavramıyla simgeleştirdiği devlet ve iktidar karşısındaki duruşunu irdelerken, “Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir” der.

Sanırım meselemiz biraz da budur; Birey değil, insan değil; kul, mürit, onun bunun “askeri”, kendi iradesine sahip çıkmaktan yana aciz bir toplumda birer yasaklar manzumesine çevrilmiş yasalar devleti yönetenler için değil adına “millet” dedikleri vatandaşlar içindir!

Dolayısıyla yaparlar, olur ve bir şey de olmaz. Sonra daha fazla yaparlar, yine olur ve yine hiçbir şey olmaz!

Bu kısır döngünün adına da, “Kader değildir ya, kaderdir diyek” denir…

4 Temmuz 2025

https://platform24.org/yapiyorlar-oluyor-ve-bir-sey-de-olmuyor/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...