Ana içeriğe atla

Yazmak, ciddi bir iştir

 Kürt sorunu ve barış üzerine yazdım en çok. Belki de milliyetçilik ve çeşitliliğiyle anlamlı bu ülkeyi tek tipleştirme dayatmalarının yanlışlığı üzerine. Ya da eşit yurttaşlık sorunlarımız üzerine yazdım en çok. Ama neticede meramım, demokrasi ve özgürlükler üzerineydi hep…

Yazmak ciddi bir iştir, Nâzım’dan ilhamla, şakaya gelmez. Bakın neden…

Yazı ile ilgili herkesin kendince yazmaya yüklediği bir anlam vardır kuşkusuz. Benim için yazmak, öncelikle kafanı meşgul eden veya gündemindeki bir konu, bir sorun hakkında derli toplu bir düşünmek biçimi oluyor. Neden, niçin, nasıl gibi sorular etrafında o konu veya sorunla ilgili kendi tutum ve değerlendirmenizi bence en iyi yazarak oluşturur, ifade edersiniz…

Ben yazılarımı öncelikle düşünerek kafamda yazıyorum; yürürken mesela. Sokakta, parkta, mümkünse bir deniz kenarında volta atarken… Bir arkadaşla, tanıdıkla rastlaşırsam, “Derinlere dalmışsın yine?” veya “Çok düşüncelisin, hayırdır?” gibi sorularla karşılaşıyorum. “Doğrudur” deyip geçiştiriyor, yoluma devam ediyorum. Yanlış anlaşıldığım da oluyor; “Geçen sahilde yürürken gördüm, adam beni görmezden geldi!” En azından kendi payıma, sonradan konu olduğunda, özür dileyerek yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalışıyorum.

Sonra çekildim bir kenara

Seyrettim olan biteni…

Baktım;

Kimde ben ne kaldım

Kim bende ne kadar kalmış diye…

Geçen ömrüme bir damla gözyaşı akıttım

Yarısı “adanmışlıkla” geçmiş

Diğer yarısı “aldanış” ile… –Özdemir Asaf

Yazmak sadece bir derli toplu düşünmek, yoğunlaşmak hali değil; aynı zamanda bir kendini ifade etme ve paylaşma biçimi oluyor. Düşündüğünü sözcüklerle kâğıda, yazıya dökmek, “söz uçar yazı kalır” misali bir düşüncesini belgelemek işi aynı zamanda. Tabii ki paylaşmak, başka insanların dikkatine getirmeyi gerektirir; mümkünse yayınlanmasıyla birlikte. Hem, sosyal medya araç ve imkanları da var artık.

Bazen yazdıklarını “gizlemen” de gerekebiliyor ama; hapishanedeysen mesela. Misal, kaldığım hapishane idarelerinin mektuplarıma, okuduğum kitaplara, defterlerime gösterdikleri özel “ilgiden” hiç de hoşnut değildim. Mektup ve benden başka kimsenin okumadığı defterlerimdeki yazılarım, öykü denemelerim hakkında dava açılmışlığı da vardır; hem de “örgüt propagandası” iddiasıyla.

İfade verdiğim yargıca, “Kime, nasıl propaganda yapmış olabilirim acaba? Sonuçta benim gibi düşünen insanlarla beraber hapisteyim; onlara neden ‘yazarak’ propaganda yapayım? Defterlerimi ‘kontrol edeceğiz’ diye 15 günde bir alıp götüren cezaevi müdürlerine mi propaganda yapıyorum? Onlar da defterlerimden uzak durursa, propagandamdan etkilenmemiş olurlar” içeriğinde bir şeyler söylemiştim, gülmüştü adam.

“Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem umutsuzluk kışıydı… Hem her şeyimiz var hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya cehenneme…” –Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi

Yazmak, aynı zamanda bir mücadele ve direniş eylemi. Demokrasiye, barışa, hak ve özgürlüklere dair ciddi sorunları olan bir ülkede yaşıyorsanız ve hasbelkader memleket meseleleri üzerine yazan bir kalem ve köşe sahibi iseniz, bir duruşunuz olmalıdır ve o da yazılarınızda dile gelendir.

Bağımsız bir yazar olmak özel olarak birilerinden yana ya da birilerine karşı olmak mecburiyetinden azade kılar sizi; sorumluluğunuz, vicdanınıza karşıdır.

Doğrusu, bu devirde bağımsız bir yazar olmak, iddiası demokrat olmak, sorumluluğu vicdanına karşı olmak, egemen medya ekol ve anlayışlarının hazzettiği bir şey değil. Zira hangi konuda ne yazdığın, nasıl yazdığın, hangi ölçülerle yazdığın filan önemli değil böylelerine göre; baktıkları şey sadece şu: “Bizim adamımız mı değil mi?”

"Belki daha güzel zamanlar vardır; ama bizimki budur. Bizim yaşayacağımız hayat, bu savaşın, belki bu devrimin ortasındaki bu hayattır.” –J.P. Sartre

Bu köşede 2019 yılından beri aksatmadan her Cuma memleket meselelerine dair düşünce ve değerlendirmelerimi paylaşmaya çalıştım. Yazım yayınlandığında bütün Türkiye benim yazımı okuyacakmış gibi bir ciddiyet ve sorumluluk duygusuyla. Her zaman, demokrasi, barış, insanlık değerlerinden yana net bir tavır ve duruşun sahibi olmaya çalıştım.

Kürt sorunu ve barış üzerine yazdım en çok. Belki de milliyetçilik ve çeşitliliğiyle anlamlı bu ülkeyi tek tipleştirme dayatmalarının yanlışlığı üzerine. Ya da eşit yurttaşlık sorunlarımız üzerine yazdım en çok. Ama neticede meramım, demokrasi ve özgürlükler üzerineydi hep…

“Sadece yaşamak yetmez” dedi kelebek, “Gün ışığı, özgürlük ve küçük bir çiçek de gerek.” –H. Christian Andersen

***

P24Blog, bütçe sorunları nedeniyle kapanıyor. Dolayısıyla bu da benim buradaki son yazım.

Yasemin, Mesut, Zeynep, son olarak da Mehtap başta olmak üzere P24 ekibine, çalışanlarına teşekkür ederim.

Okurlara, yazılarımı paylaşanlara, tartışanlara, eleştiri veya yorumlarıyla katkı koyanlara da teşekkür ederim. (Tepkilerini küfür, hakaret veya tehditlerle iletenlere ise şifa dilemekten gayrısı gelmez elimden.)

Bir süre “günlük” yazmayacağım, yayına hazırlanan kitaplarım var ve yazmaya devam etmem gereken zorlu bir romanım. Bu arada dört bir yandan sökün edecek “bizde yazsana” önerilerini değerlendireceğim 🙂

Her halükârda yazıyla, yazmakla ilişkim devam edecek, kimse de demesin defteri kapattı bu adam.

Zındancılardan kurtardığım günlüğümden bir not olsun bu yazının son sözü:

Zor zamanlardan bugünlere ve ufkuna geleceğin, her defasında yeniden başlayacak gücümüz, direncimiz, umudumuz olsun diyedir yaşamaktan yana ısrarımız…

26 Eylül 2025

https://platform24.org/yazmak-ciddi-bir-istir/



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...