Ana içeriğe atla

‘Ödedim borcumu yaşayarak’ ya da post mortem

 Rengarenk, rengahenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey siyah ve beyaz gibiyken ömründe, hangi gölgelerde gizlenmişti bu renkleri hayatın, kim gizlemişti ve neden...  

-----------------

 Rengarenk, rengahenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey siyah ve beyaz gibiyken ömründe, hangi gölgelerde gizlenmişti bu renkleri hayatın, kim gizlemişti ve neden...  

Susmuşum rengarenk gölgede

Kuş yollarına dikmişim gözlerimi 

Mahpushane günlüklerimin sayfaları arasında kurumuş çiçek yaprakları var. Hâlâ var. Ne zaman hayata dair nedenli veya nedensiz bir muhasebe, bir sorgulama ihtiyacı duysam, kitaplığımın kapalı gözlerinde öylece duran günlüklerime gider elim. Neden, bilmem. Ama galiba bir “Görecek günler var” duygusunu canlandırma gereğinden sebeptir; görecek günler, yaşanacak zamanlar var... Sararmaya yüz tutmuş sayfalar arasında gezinirken kurumuş çiçek yaprakları çıkar karşıma. 

Merak ettiniz mi; her tarafı griye boyalı, beton bir mekanda nereden buldun o çiçekleri de, kurutup defterlerinin arasında yerleştirdin? 

kitaplar arasında kurudu gül yaprakları

ölü ve güzel 

Koğuşlarımızın önündeki havalandırmaların dip köşelerinde inatçı yeşil otlar biterdi ve her defasında, her mutat arama esnasında gardiyanlar söküp alırlardı onları; yasak... Griden başka her renk, hele ki yeşil. Doğayı düşündüren ve doğayı en doğrudan anlatan renk yeşil olduğu için herhalde. Bir de mavi. Özgürlüğü anlatan renk. Gökyüzünü yasaklamak mümkün değil ama, mavi renkli giysiler yasak olsa da. Yüksek duvarların üzerinden yükselmesini kim engelleyebilir ki, kim engelleyebilir, nasıl, mavi gökyüzüdür, denizdir ve özgürlük, yasak tanımaz düşümüzdür. Görmek istersen denizi... 

Bir defasında, patates kabukları, soğan kabukları ve başka meyve, sebze kabuklarından, artıklarından toprak üretmiştik, onları sıkıca kapatıp bir karanlıkta bekletip çürüterek. İnsan evladı işte; en çok ihtiyaç duyduğuna dair yaratıcılığına ancak hayran olunabilir. Hapishane idaresinin griden başka her renk yasak gayretkeşliğinin bir parça gevşediği günlerdi. Elde ettiğimiz toprağa, biber ve domates tohumları ekmiş ve her sabah ilk iş plastik kaplardan yaptığımız saksılara su veriyor, çiçeklenmeye başlamış biber ve domatesleri göreceğimiz günleri iple çekiyorduk... Olmadı. Bir gün asker, gardiyan kalabalığı koğuşumuza daldı hışımla ve havalandırmanın bir köşesine dizdiğimiz saksılara, nice itiraz da etsek, el koydular. 

Müdürün, “Nereden buldunuz toprağı?” sorusuna doğruyu söyleyerek cevap versek de adam ikna olmadı. Dedektif damarı tutmuştu. Oysa gizli saklı bir şey yoktu ortada, nöbetçi gardiyanlar her şeyi biliyordu, görmüştü, göstermiştik. Velhasıl, üretilmiş toprak ve biber, domates yetiştirme planımız çok geçmeden suya düşmüştü işte.

Merak ettiyseniz eğer... Mahpushane günlüklerimin sayfaları arasındaki kurumuş çiçek yaprakları, mektuplarla ulaşmıştı bana. Yeşile, maviye, doğaya, kopartıldığım hayata dair özlemimi bir parça olsun gidersin diye arkadaşlarım yollamıştı onları. Tanay, Tuba, Monika, Semra... Çok yaşayın e mi...

kızma bana çocuk

Ödedim borcumu yaşayarak 

Uçlarında yaşamışım hayatın, galiba en uçlarında hem de; bu devrişane dinginlik, engin hoşgörü ve durulmuşluk gelip de ruhumu ele geçirmezden evvel. Hayatın uçlarında ölümcül belirsizliklerin keşfinden sebep edinilmiş deneyimler olmasa bu dinginlik de olmazdı herhalde. Nasıl ki hiçbir şey nedensiz ve hiçbir sonuç nedenleri olmaksızın anlam kazanamazsa. Marifet, yaşadıklarına tecrübe değeri kazandıracak bir bilincin olmasında; yoksa kimler neler yaşıyor da tecrübelerden dersler biriktirmiyor. Gelip geçiyor, iz bırakmadan. Çünkü; hayat prova kabul etmez bir giysi...

hayat prova kabul etmez bir giysi

bir türlü oturmazdı üstümüze 

kan damlamazdı

düğümü çözmeye iskender gelmezdi

biz iskender'i beklediğimizi bilmezdik 



Bilemezdik, evet. İnsanüstü bir uğraş ile hayatı adına bazen devrim, bazen bahar ve her zaman özgürlük dediğimiz geleceklerin inşasına zorlarken, Ağrı Dağı misali üzerine üzerine yürüdüğümüz bir tanrısal erişilmezliğin heyecanıydı; öylece kaldı düğüm... Bakmayın yenildiğimize; bir parça örselense, yıpransa ve yaralansa da, heyecanımız bakidir. Hayattır; belki de her ne yaşadık ve yaşayacaksak, aşka dairdir...

babam vardı eskiden

kocaman elleri

ölüme uzayan sakalları 

Babam... Aslında küçümen biri olmasına karşın bizim gözümüzde kocaman bir adamdı. Koca yürekli, yüce gönüllü, emekçi ve 38’in acılarıyla yaralı bir adam. Oğullarının peşinde 12 Eylül zındanlarının kapılarında itilen kakılan, hakarete uğrayan, açlık grevindeki oğlunu görüş yerinde arkadaşlarının yardımıyla yürüyebilen bir deri bir kemik halinde gördüğünde, gözlerinde biriken kanlı yaşları içine akıtan adam. Hani, hiç ağlamazdı sandığım...

Babam vardı benim ve gün yüzü görmeden terk-i diyar ederken, “Ya Hızır! Tu esta!” diye sessiz bir feryada kesmişti bütün varlığı; “O daha çok küçük...”

kedere bulaşmamış bir yer varsa yeryüzünde

silin haritalardan

Olmayacak bir cüret ve cesaretle üzerine üzerine yürüdüğümüz belirsiz gelecekler vardı özgürlük aşkına ve ölümdü yanı başımızda bize eşlik eden; hayat işte, ölümün bildiğin bilmediğin bütün çeşitleriyle sınandık, kaderimiz yaşamak oldu...

Ölüm demek, acı demek geride kalanlar için, çırılçıplak bir acı ve çaresizlik; çaresizlik, öleni geri getiremez, zamanı geri alamaz ve yeniden yaşayamazsın. Kollarında hangi arkadaşının parçasıdır can çekişen... Nasıl bir feryattır ciğerlerinden kopan; ahhh. 

Şiir dediğin, gözlerinden akan yaştır bazen...

masallardan bozma bir yer burası

tersine akıyor zaman

Dersim’e her geldiğimde, tarifine sözcükler bulunmaz bir duygu yoğunluğu ile dolar ruhum. Dersim, bir ikrar ve her defasında yeniden iyiliğe, güzelliğe dair bir kavl-i karar kıblesidir. Arındığın ve yeniden yürümeye mecal bulduğun. Munzur’un kelepçelenmiş akışında gördüğündür: Yollar vardır, yürünecek. Yıllar vardır, yaşanacak. İnsanlar vardır, tanışılacak. Hayatlar; keşfedilecek...

avucuna baktım

yollar görmedim yolculuklar gördüm

mezar görmedim ölü gördüm

düşman görmedim savaş gördüm 

—İtalikler Şirvan Erciyes’in Post Mortem (Kayıp Kitaplar Yay. Haziran 2025) adlı şiir kitabından alınmış dizelerdir. 

Dersim, Ağustos 2025.

https://oggito.com/icerikler/-odedim-borcumu-yasayarak-ya-da-post-mortem/69318 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük... Misi'de iki hafta...

“Bizi unutmayın, burada dostlarınız var artık” diyen yeni arkadaşlar edindim. Romanımı bitirmek üzereyim. Bir süreliğine de olsa köpek havlamaları ve sabaha karşı 4 sularında ötmeye başlayan o horozu saymazsak sessiz, sakin bir köyde ve sıcak bir köy evinde, kendimle baş başa idim. Daha ne olsun...  ============= Bursa- Nilüfer Belediyesinin “ Yazıevlerinden ” bir yazar arkadaşımın ( Gülayşe Koçak ) paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum, geçen sene. Oysa 10 yıldan fazladır Nilüfer Belediyesinin bu uygulaması varmış ve yerli-yabancı çok sayıda yazarı bu yazıevlerinde konuk etmişler. Bu evler halen Göl ve Misi köyünde 15 gün süreyle başvuran ve gerekli değerlendirme kriterlerine uygun yazarları konuk etmeyi sürdürüyor.  Geçen sene kasım ayındaydı sanırım, başvurmuştum. Yanıt gelmedi ve ben de unutmuşum doğrusu. Geçen Ocak ayı içinde Nilüfer Kütüphane Müdürlüğü bünyesinde bu evlerle ilgili olan Fatma Hanım aradı ve başvurumun olumlu karşılandığını söyledi. Uzatmayayım. 3-16 Şuba...