Ana içeriğe atla

İsa bu köye uğramadı

 Bazı hikâyeler vardır, yaşadığımız hiçbir şeyin sadece bize özgü olmadığını, evrensel deneyimler olduğunu çok net anlatır. Carlo Levi, faşizm karşıtlığından dolayı sürgün edildiği Güney İtalya'daki bir köyde başına gelenleri, köylülerin çektiği yoksulluğu ve kurtulamadıkları önyargıları incelikli bir dille anlatıyor. Türkiye'de Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban, Rusya'da Mihail Şolohov'un Uyandırılmış Toprak romanlarında okuduğunuz köylüye benzer saflığı, yoksunluğu ve yabancıya karşı önyargıyı İtalyan köylüsünde de gördüğünüz zaman, konunun coğrafyayla sınırlı olmadığını anlayabilirsiniz.

__________________________________________________

Carlo Levi’nin “belgesel roman” tarzına örnek gösterilen İsa Bu Köye Uğramadı adlı eseri (Güzin Molo çevirisi, Aylak Adam Yay. 2021), birçok bakımdan üzerinde durmayı hak ediyor; ama en çok ve öncelikle köy ve köylüler konusundaki gözlem ve betimlemeleri, analizleri etkilemişti beni. Kitap okurken not alma alışkanlığım var, hapishane yıllarından kalma. İnanmayacaksınız ama her roman değilse bile bazı romanları okurken de not alırım. Levi’nin geçen yıl okuduğum romanından da defterime notlar almış ve mesela, “Köy ve köylülük her yerde aynı,” demişim.

Nitekim, kitabın tanıtım bülteninde de romanın bu yönüne dikkat çekilmiş:

Bazı hikâyeler vardır, yaşadığımız hiçbir şeyin sadece bize özgü olmadığını, evrensel deneyimler olduğunu çok net anlatır. Carlo Levi, faşizm karşıtlığından dolayı sürgün edildiği Güney İtalya'daki bir köyde başına gelenleri, köylülerin çektiği yoksulluğu ve kurtulamadıkları önyargıları incelikli bir dille anlatıyor. Türkiye'de Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Yaban, Rusya'da Mihail Şolohov'un Uyandırılmış Toprak romanlarında okuduğunuz köylüye benzer saflığı, yoksunluğu ve yabancıya karşı önyargıyı İtalyan köylüsünde de gördüğünüz zaman, konunun coğrafyayla sınırlı olmadığını anlayabilirsiniz.

Romanın bir “belgesel” özelliği (de) taşıyor olması, 1902-1975 yılları arasında yaşayan yazar, ressam ve doktor Carlo Levi’nin Mussolini faşizmine muhalefet ettiği için kendisine yaşatılan sürgün hayatını konu etmesinden ileri geliyor. Hikâyenin yaşandığı dönem, 1930’lu yıllar ve İtalya’nın yoksul güneyi. Yoksul bir köy olan Gagliano’da zaman birbirini tekrarlayan günler kıvamında ağır aksak geçmekte olsa da, faşizm çeşitli vesilelerle kendini hatırlatmaktadır.

Nitekim roman, “Yıllar geçti, tarih diye adlandırılan savaş yüklü yıllar” cümlesiyle başlıyor. Zaman köyde ne denli ağır aksak, belli belirsiz ve kıvranarak yaşanıyor olsa da, fonda giderek öne çıkacak olan bir savaş gerçeği vardır.

Köy ve köylülük

Her sınıf ve toplumsal katman gibi köylülüğün de dünyanın neresinde olursa olsun ortak karakteristik özellikler taşıyor olmasında kuşkusuz şaşılacak bir şey yok. Nasıl ki bir zamanlar Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yok” sözleriyle devrimci ve dönüştürücü rolüne atıf yaptığı işçi sınıfı, üretim sürecinde yüklendiği rol gereği disiplinli olmak, örgütlü davranmak,  üretim araçlarına hakim olmak, ister istemez “şehirli” olmak gibi özelliklere sahip ise, köylülük de doğayla, toprakla, birbiriyle ilişkilerinde nitelik kazanan özellikleriyle dağılmaya mahkum istikrar ve tutarlılıktan yoksun bir toplumsal kesim oluyor.

“Söz konusu topraksa, burada da toprağımız var; ama geri kalan her şeyimiz eksik.”

Köyde hayat durağandır. Duygu ve düşünce dünyasına hâkim olan, buram buram kadercilik, dolayısıyla edilgenlik ve tevekküldür. Çalışma yaşamının özünde, kışa hazırlık vardır. Doğanın köylülerin yaşamlarındaki etkisi, coğrafi şartların niteliğine göre farklılıklar gösterebilir ama genellikle bazen korku bazen de saygı ile karışık bir “barışık olma” mecburiyetini ifade eder. Pagan inanç ve ritüeller hakimdir ve bunun temelinde de doğa ile ilişkilerde öne çıkan bu girift anlamlandırmaların etkisi vardır. Geceler, gündüzler, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, ormanlar, hayvanlar... Her birine uhrevi anlamlar atfedilerek yaşanır.

“Burada insanlar ne devletin ne de Tanrı’nın var olduğuna inanıyorlar; yalnızca kaderin, açlığın ve hastalığın var olduğuna inanıyorlar.”

Ağalar, zenginler vardır, yoksullar, zor durumda olanlar vardır. Bu “durağan” görünümdeki toplumsal tablo içinde yaşanan keskin sınıfsal çelişkiler de kendine özgüdür. Ağalar, “hükümetin” adamıdır (Nitekim romanda faşist olmakla övünen parti üyeleridirler.) Ağa olmak da yoksul olmak da “kader” icabıdır adeta ve çekilmesi, taşınması gerekir...

“Devlet, korku ve cezadır”

Devletin köylülerin zihninde ve anlam dünyasındaki karşılığı, iki sözcükle özetlemek gerekse, korku ve cezadır. Carlo Levi romanda bunu, “Devlet burada yoktur. Yalnızca vergi toplayıcıları, karakol ve cezalar vardır” şeklinde ifade eder. Yakın geçmişimize değin bizde de öyle değil miydi? Devlet, jandarma ve vergi demekti Türkiye’nin kırlarında, köylerinde...

Bütün ağalar partiye yazılmıştı. Doktor Milillo gibi tek tük ayrı kafada olanlar bile. Neden dersiniz, parti demek hükümet demek, devlet demek, baştaki güç demekti; onlar da tabii kendilerini bu güçle birlik sayıyorlardı. Bunun tam tersi bir düşünceyle köylüler partiye yazılmış değillerdi, hangi parti olursa olsun yazılacakları da yoktu. Faşist değillerdi, liberal de olamazlardı, sosyalist de, daha bilmem ne de. Çünkü bütün bu işlerin onlarla ilişiği yoktu. Bir başka dünyanın işleriydi bunlar. Hiç anlamları yoktu onlar için. Hükümetle, gücü kuvveti olanlarla, devletle ne alışverişi olabilirdi onların? Devlet, ne türlü olursa olsun, Roma'dakilerin devletiydi. Roma'dakilerse “belli artık, Hıristiyan gibi yaşamamızı istemiyorlar.” Dolu neyse, toprak kayması neyse, kuraklık, sıtma neyse devlet de öyle bir şeydi. Karşı konmaz birer bela idi bunlar köylüler için. Keçilerimizi öldürtüyorlar bize, evlerimizden eşyamızı alıp götürüyorlar, şimdi de Afrika savaşına yolluyorlar bizi. Ya sabır!

Romana adını veren “İsa bu köye uğramadı” sözü, Levi’nin köyünde unutulmuş olmanın ifadesidir. İsa, “medeniyet” ile özdeş sanılan şehirlerdedir ve Eboli’de durmuştur; “İsa Eboli’de durdu. Daha güneye inmedi. Çünkü burası artık insanın dünyası değil.”

Yoksulluk, unutulmuşluk, umutsuzluk olan yerde Tanrı da giderek zayıflayan, anlamını kaybeden sisler içerisinde bir belirsizliğin adıdır.

Sürgün okulu

Sürgün Levi solcudur, sosyalisttir, dolayısıyla dine, devlete, kaderciliğe uzak bir duruşu vardır. Fakat isteksiz olmasına karşın biraz da zoraki hekimlik yapmaya başlar ve köylülerle daha yakından ilişki kurmak durumunda kalır, böylelikle her şeyin üzerine üzerine geldiği hayatın manasızlığını, zamanın ağırlığını önce sorgulayacak ve beraberinde taşıyacak gücü keşfedecektir.

“Onları anlamaya çalıştıkça, kendimi onların dünyasına daha yakın buluyordum. Onlar topraktan doğmuş, toprağa kök salmış insanlardı. (...) “Onlar yaşamı ölümün bir biçimi, ölümü ise yaşamın bir devamı olarak kabul etmişlerdi.”

Böylece sürgün Carlo Levi için bir “ceza” olmaktan çıkar, derin bir öğrenme, hayatı yeniden tanımlama, anlamlandırma sürecine dönüşür. Tıpkı solcuların, faşizme, baskıcı rejimlere boyun eğmeyenlerin hapishaneleri birer “okul” olarak işlevli kılmaları ve yargılandıkları mahkemeleri rejimi yargıladıkları kürsülere dönüştürmeleri gibi...

Kitabın sonlarında zengin kuzey, yoksul güney İtalya sorununun herhangi bir devrimle (liberal, sosyalist vb) çözülemeyeceğini söylüyor Levi ve çözüm olarak “otonomiler” öneriyor. Önerdiği çözümün gerekçesini ise şöyle açıklıyor:

İki farklı medeniyetin yan yana olmasıyla karşı karşıyayız, birbirlerini benimsemeyen iki farklı medeniyet: Köy ve şehir; biri Hıristiyanlık öncesi var olan, diğeri de artık Hıristiyanlıktan çıkmış olan bu iki medeniyet, birbirinin karşısında duruyorlar. (...) Roma, Matera’ya hükmettiği sürece Matera anarşik ve umutsuz kalacak, Roma da çaresiz kalıp zorbalığa gidecektir. (...) Bir köylü devrimi olmadıkça asla gerçek bir İtalyan devrimi olamaz ya da tam tersi gerçek bir İtalyan devrimi olmadıkça bir köylü devrimi olamaz; ikisi  de aynı kapıya çıkar. (...) Devlet kavramını, onun temeli olan birey kavramıyla yeniden inşa etmeliyiz: Geleneğin yoğurduğu kanunsal ve soyut birey kavramının yerine, yaşayan gerçeği anlatan yeni bir devlet görüşü getirmeliyiz.

İlk baskısı hayli zaman önce, 1945 yılında yapılmış olmasına rağmen okuduğunuzda kendi toplumsal gerçeklerinizle ister istemez kurduğunuz paralelliklere şaşıracağınız bir roman.

KÜNYE

İsa Bu Köye Uğramadı

CARLO LEVI

Aylak Adam Yayınları

Mart 2021

312 sayfa

çev. Güzin Molo

20 Kasım 2025

https://www.k24kitap.org/kitaplar/isa-bu-koye-ugramadi-1208 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...

Günlük... Misi'de iki hafta...

“Bizi unutmayın, burada dostlarınız var artık” diyen yeni arkadaşlar edindim. Romanımı bitirmek üzereyim. Bir süreliğine de olsa köpek havlamaları ve sabaha karşı 4 sularında ötmeye başlayan o horozu saymazsak sessiz, sakin bir köyde ve sıcak bir köy evinde, kendimle baş başa idim. Daha ne olsun...  ============= Bursa- Nilüfer Belediyesinin “ Yazıevlerinden ” bir yazar arkadaşımın ( Gülayşe Koçak ) paylaşımı vesilesiyle haberdar oldum, geçen sene. Oysa 10 yıldan fazladır Nilüfer Belediyesinin bu uygulaması varmış ve yerli-yabancı çok sayıda yazarı bu yazıevlerinde konuk etmişler. Bu evler halen Göl ve Misi köyünde 15 gün süreyle başvuran ve gerekli değerlendirme kriterlerine uygun yazarları konuk etmeyi sürdürüyor.  Geçen sene kasım ayındaydı sanırım, başvurmuştum. Yanıt gelmedi ve ben de unutmuşum doğrusu. Geçen Ocak ayı içinde Nilüfer Kütüphane Müdürlüğü bünyesinde bu evlerle ilgili olan Fatma Hanım aradı ve başvurumun olumlu karşılandığını söyledi. Uzatmayayım. 3-16 Şuba...