Ana içeriğe atla

Kimse demesin, zamanla... Söz konusu olan evlat acısı ise

  Bazı kitapları okumak zordur. Bilirsin okudukça yüreğin kanayacak, canın yanacak, uykuların kaçacak, isyan edeceksin; kime, neye olduğunu da bilmeden ve dünyayı, hayatı, yaşıyor olmanın sebeplerini sorgularken bulacaksın kendini...

========================================

Bazı kitapları okumak zordur. Bilirsin okudukça yüreğin kanayacak, canın yanacak, uykuların kaçacak, isyan edeceksin; kime, neye olduğunu da bilmeden ve dünyayı, hayatı, yaşıyor olmanın sebeplerini sorgularken bulacaksın kendini...

Bazı kitapları okumak zordur. “Sürpriz” bir sonu yoktur. Heyecan, gerilim, şimdi ne olacak merakı yoktur. Ne anlatılmaktadır, bilirsin. Nasıl anlatılmaktadır, tahmin edersin. Yine de ama yine de işte, okumaya cüret etmişsen nihayet, bir “mucize” olsa istersin, dilersin; olmaz...

Elimdeki kitabı sadece çalışma odamda “okuma” ve “yoğunlaşma” koltuğu olarak adlandırdığım koltukta değil, sadece çalışma masamda oturmuş olarak değil, yollarda da okurum; otobüste oturacak bir yer bulmuşsam, hatta izdiham yoksa ve ayaktayken, vapurda, vapur şarkıcılarından birinin seslendirdiği ezgi kulaklarımda, şehirlerarası otobüste tepe ışığı altında veyahut bazen evde daraldım diye dizüstü bilgisayarımla gittiğim kafelerde. Elimden bırakmamacasına, başlamışsam bir kez, bitirmem lazım diye.

Bulunduğum ortamın okumaya uygun, yani sessiz olmasını tercih ederim elbette; elimin altında çayım da varsa, ama kalabalıkmış, gürültüymüş, çok da bozmaz beni; okuduğum kitap beni kendi dünyasına çekmişse eğer.

... seni kaybedince, hayatta her şeyin bir anda sonlanabileceğini gördüm.

Elimdeki kitabın son sayfalarını okurken bir kafedeydim Kadıköy’de. Çay bardağım boşalmadan yenisini istiyordum uzun saçlarını atkuyruğu bağlamış delikanlı garsondan. Malum, sigarayı bıraktım epeydir, kızıma söz verdim, ama yalan yok, bazen canım çok çekiyor ve o gün de öyleydi: “Bir sigara yaksam...” düşüncesini kafamdan atmak için hayli zorlandım.

“Hocam, iyi misiniz?” diyen sese dönüp baktım, garson delikanlıydı ve elinde bana çay değil de peçete uzatıyordu. Şaşırdım, ne diye soruyordu ki bunu; oturmuş çayımı içip kitabımı okuyorum şurada.

“Ne oldu ki?” diye sordum. “Ağlıyorsunuz” dedi mahcup bir sesle. Farkında olmadığımı anlamıştı. “Pardon,” dedim manasızca, “farkında değilim.”

Anlayışlı bir arkadaştı; neden, niye filan diye sorgulamadı sağ olsun; uzattığı peçeteleri alırken sözü değiştirdi, “Ben de Dersimliyim” diyerek. “Nereden anladın ki Dersimli olduğumu?” diye sormama meydan vermeden, “Sizi tanıyorum,” dedi, “yazarsınız”.

Gözlerimi sildim. Okumaya ara verdim, biraz memleket muhabbeti yaptık. Çayımı tazelerken, “Demirtaş’ın kitabı mı o?” diye sordu. “Evet,” dedim, “ama Selahattin Demirtaş değil, onun akrabası. Bitirince vereyim sana okuyacaksan.” Kabul etmedi. Kitap kapağının fotoğrafını çekti cebinden çıkardığı telefonuyla, “Ben alırım” dedi.

Ve “hayat devam ediyor” deniyor ya, o da yalan, hayat devam etmiyor. En azından kaldığı yerden devam etmiyor.

Bazı kitapları okumak zordur ve onlar hakkında yazmak da... Tutulur kalır kalemin, altını çizdiğin sözcüklere, cümlelere bakakalırsın öylece.

Oysa kitabın yazarı okunsun diye yazmıştır, paylaşmak için yazmıştır; yas diye, isyan diye, ağıt diye yazmıştır ve okunmalıdır... Değil midir ki Shakespeare, “Konuşulmayan acı, kalbi parçalar” demiş. Konuşulmayan acı, yazılmayan, yazılamayan acı, okunmayan, okunamayan acı, paylaşılmayan acı kalbini parçalar insan olanın, taşıyamazsın.

Birten Demirtaş Özbek’ten bahsediyorum. Fırat’ın annesinden. Yüreğinden kopan feryadı sözcüklere yansıttığı kitabından, Bir Fırat Hikâyesi-Sonsuza Kadar isimli kitabından bahsediyorum. Fırat nezdinde hikâyesi yarım kalmış çocuklardan. Berkin’den, Uğur’dan, Ceylan’dan, isimlerini bildiğimiz bilmediğimiz çocuklardan, onların ve annelerinin, babalarının yaşadığı bitmeyen acıları yüklenmiş bir annenin ağıtından.

Bu kitap sana olan sevgimin ve özlemimin dili olsun. Yazdım, yazdıklarım sana ağıdım olsun. Hikâyesi yarım kalan çocuklar için, dünyanın adaletsizliğine isyanım olsun.

Selahattin Demirtaş’ın dediğince; “Birten kendini hayata, dünyaya kapatmak, Fırat’ı yitirdiğini ve her şeyin bittiğini kabullenmek yerine, oğlunu yazarak onu dünyada tutmayı yani daha zor olanı seçti.” 

Kimse demesin, zamanla... Söz konusu olan evlat acısıdır ve ne zamanla acısı dinendir ne de baş sağlığı dilekleriyle geçen.

“Zaman her şeyin ilacı” denilmemeli, çünkü zaman her şeye ilaç olmuyor. Kaybının acısı yeni bir duyu organına dönüşünce, hayata hep o acıdan bakıp oradan duyuyorsun. Zaman acıyı geçirmiyor, zaten ben de geçmesini istemiyorum.

Söz konusu olan evlat acısıdır, bilen bilir, yaşayan bilir, hiçbir acıyla kıyaslanamaz ve bu acıyı yüksek sesle, yazarak dillendiren Birten Demirtaş Özbek, bir eli öpülecek annedir.

Bir Fırat Hikâyesi: Sonsuza Kadar

BİRTEN DEMİRTAŞ ÖZBEK

Satırarası Yayınları

2024

310 sayfa

2. baskı

4 Aralık 2025

https://www.k24kitap.org/kitaplar/bir-firat-hikayesi-sonsuza-kadar-1215 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahhh... Melik

Tam adı,  (Şeyh) Melik Mansur Arsakay idi. Meksikalı isimleri böyle uzun olur galiba. Adıyla ilgili esprilerimize katlanırdı. Amedliydi. Zaza idi. Yaşam dolu idi. En zor zamanlarda dahi, neşesini korur, “Ma deza, gülmeyince geçiyor mu yani, hiç değilse gülelim” derdi... _______________________________________________ Kürtler, dünyanın neresinde olursa olsun, Newroz günlerinde, ölüm kalım ciddiyetinde bir müşkülatları yoksa, kolayca tarif edilemeyecek bir coşkuyla Newrozu kutlarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, evet, birkaç kişi de olsalar, bir araya gelir, mümkünse ateş yakar, üstünden atlar, Newroz coşkusunu yansıtan klamlar, stranlar eşliğinde gowende dururlar. Dünyanın herhangi bir köşesinde veya dağda ya da “içeride.” Ama ben 2026 Newrozunda herhangi bir mitinge, Newroz etkinliğine katılmadım. Newroz coşkusundan eser yoktu bende... Çünkü “mazeretim” vardı. Melik hastaydı. Yoğun bakımdaydı. Diyarbakır’dan arayıp kötü haberi veren arkadaşım, “Biliyorum çok severdin Melik’i, o...

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...