Ana içeriğe atla

Motorları Maviliklere Süremedik

Ülkenin yakın geçmişi ve solun bu geçmişin gerçekleşmesinde verdiği sınav, göğüslediği veya altında kaldığı badireler, samimi bir yaşam hikâyesi anlatımında dile geliyor bu kitapta.

========================================

Mehmet Nazım Öztürk anısına...

Okuduğum kitaplar üzerine yazıyorum bazen. Bunu naçizane bir paylaşma sorumluluğu addediyorum. Ama işte bazı kitaplar üzerine yazmak, zor. Neden derseniz...

Yazarını tanıyorsanız, kimi anlattıkları üzerine daha önce hararetli sohbetleriniz, tartışmalarınız olmuşsa, okuduğunuz kitabı yazma sürecini biliyorsanız ve fakat kitabı önünüze koyup misal, eleştirilerinizi, itirazlarınızı, beğenilerinizi kendisiyle paylaşma fırsatı bulamadan bir gün, "Nazım hastaneye kaldırılmış, yoğun bakımda" haberi almışsanız... İzleyen günleri eşi, çocukları, arkadaşlarıyla birlikte yüreğiniz ağzınızda yaşamış ve doktorların umut vermeyen açıklamalarından nafile “iyiye gidiyor galiba” manaları çıkarmaya çalışsanız da bir gün “Nazım öldü” haberiyle sarsılmışsanız... Zor işte...

Ama aynı zamanda “görev.” Çünkü ne zaman Nazım Abi ile ortak arkadaşlarla bir araya gelsek, o gitti gideli, söz dönüp dolaşıp ona geliyor ve belki bana öyle geliyor ama “Madem elin kalem tutuyor, Nazım için, en azından kitabı için yazacaksın değil mi?” bakışları hissediyorum üzerimde...

Mehmet Nazım Öztürk adını bilen zaten bilir. Bilmeyenlere ise beklenmedik bir biçimde terk-i diyar etmeden önce yayımlanan Motorları Maviliklere Süremedik başlıklı kitabını okumalarını öneririm. Tahmin edileceği üzere bu kitap bir anı, tanıklık kitabı. Okuyanı düşündüren bir yüzleşme ve muhasebe çalışması olduğunu da söyleyebiliriz. 

... Ben tarihçi, araştırmacı değilim. Gençliğim bir görüşün doğruluğunu kabullenerek varını yoğunu o yola vermekle; ilerleyen yaşlarımda da düşünsel, fikirsel olarak resmi sol tarihin dışına çıkabilip, ama sol için elimden geldiğince çabalamakla geçti. 

Geçtiğimiz Mayıs ayında Nazım abiyi anmak üzere toplandığımızda herkes onun için kendi hatıralarından da hareketle güzel, anlamlı konuşmalar yapmıştı. Gözlerin bana çevrildiği bir anda ben de kalkıp kısa bir konuşma yaptım. “Herhangi bir vesileyle Nazım Abi ile tanışmış ve oturup konuşmuşsanız, eğer asosyal, psikolojik sorunları olan biri değilseniz, onunla o gün 40 yıllık ahbapmışsınızcasına samimi arkadaş olursunuz,” demiştim. “Nazım Abi demokrat olmakta karar kılmış eski bir komünistti ama TKP'li geçmişi de dahil Türkiye sol hareketinin kendi tarihiyle köklü şekilde yüzleşmesi gerektiğini savunuyor, bunu çok önemsiyordu,” demiştim.

Yüzleşme, evet. Zaten Nazım Abi ile tanışmamız da 2007 yılında kuruluşuna önayak olduğum Yüzleşme Derneği vesilesiyle olmuştu. Başka parti ve meslek kuruluşlarıyla (Nazım Abi elektrik mühendisiydi) ilgili çalışmaları, yoğunlukları olmasına karşın derneğe üye olmuş ve çalışmalara daha aktif katılamadığı için kendisini hep mahçup hissetmişti...

Oysa parti, meslek odası, dernek çalışmalarına, neredeyse işinden daha fazla zaman ayırıyordu. Hatta bu nedenle ailesini de ihmal ediyordu... Yaşamının son yıllarında bu konuda ki mahcubiyetini dile getiriyordu her vesileyle...

... İş ve politik görevler bende hep birincil oldu. Bunun çok negatif etkisini de gördüm. Bu öncelik vermelerim çevremde hiç takdir görmedi, ama aile yaşantımda olumsuz etkiler bıraktı. 

Soyadı benzerliği neyse de (“Öztürk” soyadı herhalde en yaygın soyadıdır ülkede), tipinin benzerliği nasıl dikkatimi çekmemişti, bilemiyorum. Nazım Abi, Sırrı Öztürk'ün oğluymuş. Tesadüfen öğrenmiştim bunu. Sırrı Öztürk'le de tanışıklığımız vardı. “Eski tüfek” tabir edilen isimlerdendi. Sorun adında bir dergi çıkarıyorlardı tanıştığımız dönemde. Dergi çevresinde başka tanıdıklarım da vardı ve bazı çalışmalarına davet etmeleri üzerine katılmıştım. Bursa kitap fuarında Perinçekçi ve ultraulusalcı (Siz “ırkçı, faşist” anlayın) marjinal bir grubun sözlü tacizine maruz kalmıştık (2010). Sırrı Öztürk ve birkaç arkadaş daha fiziki bir saldırıya uğramamı engellemek için ellerinden geleni yapmışlar, konuşmacı olduğum paneli de benim aksi yöndeki düşünceme rağmen iptal etmişlerdi.

Beni asıl şaşırtan, baba komünist, oğul komünist ama yıllardır birbirleriyle hadi “küs” demeyeyim de iletişimleri yokmuş meğer. Kitabında, çocukluğundan ömrünün son demlerine değin bahsediyor bundan, her vesileyle. Anladığım, çok “yaralı” imiş bu konuda. Maalesef yüzleşemeden önce baba, sonra da oğul veda etti hayata. 

... Çok katıydı babam, çok derin kuralları vardı. Ve doğrusunu hep o bilirdi. Annesiz büyüyen ben, babasız olarak da yola devam ediyordum işte.

Nazım Abi’nin kişisel bağlamda sanırım etkisini en derin hissettiği yüzleşme sorunu, buydu. Çünkü bir yerde hep çocuklarıyla, ailesiyle ilgili olmadığı için eleştirdiği babasına benzediğini farkediyor. Eşi, yol arkadaşı, çocuklarının annesi vesile oluyor buna. Çocuklarını neredeyse annenin tek başına büyüttüğünün ayrımına vardığında, “çok geç” demeden daha duyarlı, sorumlu bir eş ve baba olmak gayretine girişiyor. Son yıllarında biraz kendisiyle, ailesiyle ilgili olmak çabasıyla birlikte dünyayı gezmeye başlamıştı; iyi ki... 

“Motorları maviliklere süremedik,” bir hayat hikayesi. Hüzünlü bir yüzleşme ve muhasebe denemesi. Bir arayış kitabı. Kitaba, dolayısıyla Nazım Abinin yaşamına eşlik eden duyguyu bu sözcükle ifade edebiliriz: Arayış...

... Fırsat buldukça bir karış toprakta da olsa, saksıda da olsa bir şeyler ektim, büyüttüm.

60'lı yılların sonları, 70'ler, 80'ler, 90'lar, 2000'li yıllar boyunca neredeyse attığı her adımda, aldığı her kararda, yürüdüğü yollarda bir “arayış” var hep. TKP'li yıllarında, heyecanla gittiği Moskova'daki Parti Okulunda, ülkeye döndüğünde, partisinin TBKP olduğu dönemde, adını dosdoğru koyamadığı “arayış,” izleyen yıllarda Yeni Demokrasi Hareketi (YDH), ÖDP, EDP, Yeşil Sol Parti dönemleriyle birlikte bir demokrasi mücadelesine evriliyor... 

“Ana dilinden başka dil bilmeyen birinin dayak yediğine” ilk defa askerde şahit oluyor (1988). 2000’li yıllarda başörtülü kızların eğitim haklarının engellenmesinin bir zorbalık olduğunu fark ediyor. Başkalarının da “doğruları” olabileceğinin ayrımına varıyor. Sosyalizm diye bildiği her şeyi yeniden sorgulamaya, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor... Bir “arayış” insanı olmasa, bu kendini yenileme gayreti de söz konusu olamazdı sanırım...

... Sadece eşime söylediğim bir şey. “O gördüğüm ülkelerdeki sistem sosyalist ise ben sosyalist değilim, eğer ben sosyalist isem, o gördüğüm ülkelerdeki düzen sosyalizm değil.” Bunu o yıllar ne babama, ne ağabeyime, ne amcalarıma, ne yoldaşlarıma söyleyebildim. Daha duvarlar, sistemler yıkılmamıştı. Bunları duvarlar yıklılınca da konuşamadım açıklıkla. Aradan yıllar geçmesi gerekiyormuş. Ancak ne sosyalistlikten, ne sosyalist çalışmalar ve örgütlenme denemelerinden, ne de yenilenmiş bir sosyalizm anlayışını aramaktan vazgeçtim.

Ülkenin yakın geçmişi ve solun bu geçmişin gerçekleşmesinde verdiği sınav, göğüslediği veya altında kaldığı badireler, samimi bir yaşam hikâyesi anlatımında dile geliyor bu kitapta. Okurken düşündüren, bitirince iç çektiren...

Mavi ile özdeşleştirdiğimiz özgür gelecekler umudunu sahipsiz bırakmayacağız Nazım Abi. Sen rahat uyu…

Mehmet Nazım Öztürk, Motorları Maviliklere Süremedik, 40 Kitap, Şubat 2025, Ankara

19 Temmuz 2026

https://oggito.com/icerikler/motorlari-maviliklere-suremedik/69626 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ahhh... Melik

Tam adı,  (Şeyh) Melik Mansur Arsakay idi. Meksikalı isimleri böyle uzun olur galiba. Adıyla ilgili esprilerimize katlanırdı. Amedliydi. Zaza idi. Yaşam dolu idi. En zor zamanlarda dahi, neşesini korur, “Ma deza, gülmeyince geçiyor mu yani, hiç değilse gülelim” derdi... _______________________________________________ Kürtler, dünyanın neresinde olursa olsun, Newroz günlerinde, ölüm kalım ciddiyetinde bir müşkülatları yoksa, kolayca tarif edilemeyecek bir coşkuyla Newrozu kutlarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, evet, birkaç kişi de olsalar, bir araya gelir, mümkünse ateş yakar, üstünden atlar, Newroz coşkusunu yansıtan klamlar, stranlar eşliğinde gowende dururlar. Dünyanın herhangi bir köşesinde veya dağda ya da “içeride.” Ama ben 2026 Newrozunda herhangi bir mitinge, Newroz etkinliğine katılmadım. Newroz coşkusundan eser yoktu bende... Çünkü “mazeretim” vardı. Melik hastaydı. Yoğun bakımdaydı. Diyarbakır’dan arayıp kötü haberi veren arkadaşım, “Biliyorum çok severdin Melik’i, o...

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...