...Mustafa Kemal, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde fiilen ortaya çıkmış olan yeni durum ve devleti yeniden yapılandırma imkân ve zaruretini “cumhuriyet” olarak adlandırırken, kuşkusuz cumhuriyetin diğer rejimlerden farklı olarak halkın iradesini ülkenin yönetimine yansıtmasıyla anlam ve özellik kazandığını bilmiyor değildi. Nitekim Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Salonu’nda o yıllardan beri “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazmaktadır.
=====================================================================
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilanı sürecindeki en kritik gelişmelerinin başında, Milli Mücadeleyi yürüten meclisin, Lozan Antlaşmasının kabulünden hemen sonra ve cumhuriyetin ilan edilmesinin hemen öncesinde, tasfiye edilmesi gelir. 1
Lozan’da yürütülen müzakerelerle ilgili mecliste sergilenen muhalefet, Mustafa Kemal’in tek başına isim isim belirlediği yeni meclis bileşimi ile birlikte “aşıldı.” Mustafa Kemal, “dikensiz gül bahçesi” oluşturmak üzere yaptığı hazırlık için, “kız gibi bir meclis” benzetmesini yapmıştı:
“Mustafa Kemal ile röportaj yapmak için Çankaya’ya çıkan dönemin gazetecilerinden İsmail Habip Sevük, Birinci Meclis’in feshi ile ilgili M. Kemal’in kendisine ‘Kız gibi bir meclis yapacağım,’ dediğini aktarmaktadır. Mustafa Kemal’in bu sözleri üzerine ‘Demek meclis feshediliyor?’ şeklindeki sorusuna, M. Kemal ‘Nereden biliyorsun?’ demiş ve aralarında şöyle bir diyalog geçmiştir: ‘Kız gibi bir Meclis yapalım buyurdunuz da.’ O sözü ağzından kaçırdığına pişman olmuş gibi görünen bir tavırla dedi ki; ‘Hayır, Meclis fesh olunmuyor, olunamaz. Yalnız kendi kendine tecdid-i intihaba karar verecek!’ ve arkasından tenbih etti: ‘Şimdilik bunu kimseye söylemeyeceksin ha!” 2
Cumhuriyet için bir “devlet ideolojisi” oluşturmak gayreti denince, doğal ve haklı olarak akla gelen ilk isimlerden biri olan Şevket Süreyya Aydemir, 27 Mayıs 1960 darbesini bir “ihtilal” olarak meşrulaştırmak, gerekçelendirmek amacıyla kaleme aldığı İhtilalin Mantığı adlı kitabında, demokrasiyi “Halk iradesinin idareye hâkimiyeti” olarak tanımlar.3
Kuşkusuz bu tanımın herhangi bir özgünlüğü yok. Hatta bu tanımın, demokrasi için yapılan en yaygın ve genel tanım olduğu da söylenebilir.
Mustafa Kemal, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde fiilen ortaya çıkmış olan yeni durum ve devleti yeniden yapılandırma imkân ve zaruretini “cumhuriyet” olarak adlandırırken, kuşkusuz cumhuriyetin diğer rejimlerden farklı olarak halkın iradesini ülkenin yönetimine yansıtmasıyla anlam ve özellik kazandığını bilmiyor değildi. Nitekim Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurul Salonu’nda o yıllardan beri “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” yazmaktadır.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” anlayışı, cumhuriyet olmanın en temel ve başlıca gereklerinden, ayırt edici özelliklerinden biridir. Mektep bilgilerimizden de biliyoruz.
Malum; farklı cumhuriyet rejimleri de var. Monarşik cumhuriyetler var mesela, ya da İran gibi dinî aidiyetini devlet yönetimiyle bağdaştırma iddiası taşıyan cumhuriyet rejimleri de. Bu rejimlerin birer “cumhuriyet” olması, halkın yönetime, yönetim iradesinin oluşumuna katılma imkân ve araçlarıyla ölçülebilir. Bunun en başlıca göstergesi de, periyodik aralıklarla ülke yönetimine talip olan siyasi kişi ve partilerin, program ve projeleriyle hükümet etme iddialarını, eşit ve adil koşullarda halkın onayına sundukları genel seçimler ve yine seçimle oluşan, hükümeti denetleme rolü oynayan yasa koyucu parlamentonun varlığıdır.
Bu özelliği nedeniyle cumhuriyet, siyasi, etnik, kültürel, dinsel ve düşünsel farklılıklarıyla birlikte bir toplumun hem kendi bütünlüğünü oluşturabilmesi, koruyabilmesi hem de geliştirmesi ve güvenceye alması için, her şeyden önce bir değerler bütünü olarak anlaşılması gereken demokrasi ile son derece uyumlu bir yönetim biçimidir. Ne var ki bu, “olmazsa olmaz” bir nitelik taşımıyor. Nitekim bir kraliyet rejimi olan İngiltere, en genel kabul gören özellikleri bağlamında, bir “cumhuriyet” değildir, ama kendi iç işleyişinde en köklü demokrasilerden biridir.
Demokrasiden anlamak gereken…
Demokrasi düşüncesi ve idealinin antik Yunan dönemine kadar uzanan köklü bir geçmişi olduğu biliniyor. Temelinde eşitlik ve özgürlük ideali olduğu da. “Eşitlik” ve “özgürlük” kavramları, her tarihi dönemin ve her ülke ve toplumun kendi özgün koşulları içerisinde anlam bulmuştur. Örneğin, demokrasi kavramını insanlık literatürüne kazandıran antik Yunan uygarlığı, sonuçta bir köleci sistemdi ve Atina uygarlığında özgürlük, bir “köle olmama” hali idi. Vardığımız nokta itibarıyla, her zaman, insanlık tarihinin acılarla dolu deneyimlerinin temel ereği olan eşitlik ve özgürlük kavramları, günümüzde birçok uluslararası anlaşma ve sözleşme ile önemli, ucu açık olmakla beraber somut bir netlik kazanmıştır diyebiliriz. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa Birliği’nin anayasası kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) bu konu bağlamında temel hukuki metinlerdir. 4
Dolayısıyla “Bizim demokrasiden, özgürlükten anladığımız şudur,” veya “Biz demokrasiyi öyle değil böyle anlıyor ve uyguluyoruz” demek günümüz dünyası şartlarında pek de mümkün görünmemektedir. Kuşkusuz diyebilirsiniz ama demokrasi olmanın asgari gereklerini yerine getirmekten uzak duruyorsanız, bu iddianız inandırıcı olmayacaktır.
“İç ve dış mihraklar” demokrasisi!
Yıllarca “dört bir yanımız düşmanlarla çevrili iken” ya da ne veya kim oldukları müphem “iç ve dış mihraklar” türü söylemlerle, demokrasi ve özgürlükleri “kendine göre” ele alan bir zihniyet ile yönetildi Türkiye. Öyle ya, “iç ve dış mihraklar” tarafından sürekli “tehdit” ve “tehlike” altında iken, haktan, hukuktan, eşitlikten, demokrasiden dem vurmak bizim için “lüks” idi! 5
Bizim demokrasimiz böyle idi; aradaki darbeleri saymazsak belirli periyotlarla seçim yapılıyordu ya, daha ne olsundu… Hatta bizim darbelerimiz bile “farklı” idi! Bizde asker bozulan siyasi dengeleri yerli yerine oturtup, anarşi ve terörü bozguna uğratıp, yeniden demokrasiye geçmek için gerekli önlemleri alıp (Mesela şartlara ve ihtiyaçlara göre yeni anayasalar yapıp) tekrar kışlasına dönmek için darbe yapardı; başkaca bir “kötü” niyeti filan yoktu!
Bu, çok açık ki demokrasiyi mecburen ve sadece lafzî olarak görünüşte savunanların başvurduğu ucuz bir demagojidir. Ağzını her açtığında söze “milletimiz” diye başlayan siyasilerin özellikle iktidara geldiklerinde demokrasiyi belirli periyotlarla genel ve yerel seçimlerin yapılmasına indirgeyen bir anlayışla hareket ettiklerini yıllardır biliyoruz, izliyoruz, tanığız. Türkiye siyasetinin “eşsiz” demagoglarından Süleyman Demirel’in, “Meclis açık mı? Açık. Hükümet iş başında mı? İş başında,” tarzı konuşmaları bu anlayışın en doğrudan tercümelerindendi.
Sorun, “Her halk layık olduğu şekilde yönetilir” denilerek geçiştirilecek bir sorun da değildir. Hele ki iletişim araç ve teknolojilerinin dünyayı “küçülttüğü” bir tarih kesitinde bu anlayışı benimsemek veya savunmak kadar fatalist (kaderci) ve insanı edilgen olmaya koşullayan bir tutum olamaz. Misal kuzey Avrupa ülkelerindeki demokrasi ve özgürlükler, refah, neden “bizim” için hayal olsun? “Onlar” bizden daha mı “insan” veya “biz” onlardan daha mı “başka” insanlarız?
Gelgelelim bu klişe, kabul etmek gerekir ki, ilk bakışta gayet “mantıklı” ve “kullanışlı” görünüyor. Özellikle seçimlerden umduğu başarıyı elde edemeyen muhalefet partileri ve taraftarları öteden beri toplumun siyasi tercihlerini bu şekilde yorumlamaya dünden hazır. Muhalefet partileri ve taraftarları derken, bunun esas olarak Kemalist çevrelerin hissiyatını yansıttığını da belirtmek gerekir. 6
Demokrasi, bir mücadele sorunudur
Oysa demokrasi veya demokratikleşme öncelikle toplumsal bir duyarlılıkla sahiplenilen tutarlı, istikrarlı, kararlı bir mücadele sorunudur. Siyaset erbabından önce toplumun sorumluluğunu gerektirir. Çünkü “bahşedilen” değil kazanılan, elde edilen bir hak ve özgürlükler düzeyidir. Uzun soluklu ve tutarlı, kararlı bir anlayışı, çabası olmayanın hayal kırıklığına uğramasında şaşılacak bir şey olmasa gerektir.
Sürpriz olmasa gerek: Demokrasi veya hak ve özgürlükler sorunu ile ilgili bir mücadele geleneği, bilinç ve duyarlılığı olgunlaşmamış toplumlarda, “devlet bilir” anlayışı hakimdir. Eğitim sistemi ve toplumsal yaşamın hemen bütün alanlarında devletin empoze ettiği de zaten budur. Bu durum, açık ki, demokrasi mücadelesinin uzun soluklu ve tutarlı, kararlı bir anlayışla yürütülmesi gereğine daha da hayati bir önem kazandırır. Toplumun, kuşkusuz ki özellikle demokrasiden “çıkarı” olan, hak ve özgürlüklere en fazla ihtiyacı olan emekçi ve değişik biçimlerde baskı gören kesimlerin bu bilinç ve duyarlılığa sahip olması, denilebilir ki, demokratikleşmenin ilk ve en temel önceliğidir. Çünkü, “Demokrasi çiçeğinin serpilmesi ya da bodur kalması, toplumdaki köklerine bağlıdır.” 7
Notlar
1. “Meclis albümlerinde adı geçen 437 Birinci Meclis üyesi mebustan sadece 125’i İkinci Meclis’e girebilmiştir. Bu hemen hemen Birinci Grup’un tamamıdır. İkinci Meclis’e seçilenlerin 114’ü, Birinci Grup üyesi, 5’i bağımsız, 6’sı ise Birinci Grup kurulmadan çeşitli nedenlerle Meclis’e devam edemeyip ilişkisi kesilenlerdir. Sadece bu veriler bile, yapılan seçimlerin bağımsız ve serbest yapılmadığını ortaya çıkarmaya yeter önemdedir. Zira seçimler sonrası kurulan İkinci Meclis’e, Birinci Grup’un neredeyse tamamı girerken, İkinci Grup üyelerinin ise -istisnasız- hiçbiri Meclis’e girememiştir. Bu şekilde, İkinci Meclis’in kurulmasında, İkinci Grup, tamamıyla tasfiye edilmiş ve tarih sahnesinden silinmiştir.” (Ahmet Demirel, Birinci Meclis’te Muhalefet İkinci Grup. İletişim Yayınevi, 2007 s.584)
2. İsmail Habip Sevük, Atatürk İçin, C.1, s.274. Akt. Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi. Pınar Yayınları, 2005.
3. “Demokrasiyi kısaca halk iradesinin idareye hâkimiyeti veya iştiraki olarak tanımlayabiliriz.” (Şevket Süreyya Aydemir, İhtilalin Mantığı. Remzi Kitabevi, 1999. 7. baskı, s.168.)
4. Beyannamenin 1. maddesi şöyledir: “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” (Beyannamenin tamamı için bakınız: http://www.ihd.org.tr/index.php?option=com_content&view=article &id=156:insan-haklari-evrensel-beyannames&catid=37) BM Beyannamesini esas alarak geliştirilen AİHS metni için: European Convention on Human Rights (coe.int)
5. 1960 darbesi ardından siyaset sahnesine çıkan ve uzun süre başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel, bazı kısmi haklar getirdiği için 1961 Anayasasının Türkiye için “lüks” olduğunu savunmuştu. Neticede Demirel’in “lüks” bulduğu haklar 1971 askeri müdahalesi döneminde budandı.
6. Bu, örneğin, öncesinde muhalefet partilerinin iktidar ve cumhurbaşkanının değişeceği rüzgarı estirdikleri 14-28 Mayıs 2023 seçimlerinin ardından belirgin biçimde yaşanan bir psikoloji olarak öne çıktı: Birçok kişi, “Bu halk böyle işte” diye sitem ederek devamında, “Ne haliniz varsa görün” tutumu takındı. Demokrasi mücadelesi gibi bir anlayışa da sahip olmadığı için siyasetten soğuduğunu deklare etti.
7. Leslie Lipson, Demokratik uygarlık. T. İş Bankası Kültür Yay. İst. 1994, s.74.
28 Ağustos 2026
https://munzurpress.com/konu/cafer-solgun/cumhuriyet-ve-demokrasi/

Yorumlar
Yorum Gönder