...Sorunun anlamı, önemi, mahiyeti gereği herkesin sürece kendi görüşünü dillendirerek “müdahil” olma istek ve çabasını “bastırmak” veya “bastırmaya” çalışmak, doğru değildir. Marifet, kendi argümanlarını akıllıca, soğukkanlı ve demokratça ortaya koyarak sorusu olana cevap vermek, eleştirisi olanı dinlemek, yapıcı eleştirilere değer vermektir.
=======================================
Kürt sorunuyla ilgili barış ve çözüm arayışlarına, çabalarına karşı olanların neden karşı oldukları, aşağı yukarı belli. Şu veya bu şekilde “beslendikleri” statükonun, varlıklarını adadıkları (!) ulusalcı/milliyetçi “davanın” boşa düşmesi onlar için kabustan farksız. Neye dayanarak, kimi “düşman” belleyerek, aşağılayarak, horlayarak kendilerini “Ne Mutlu Türküm Diyene!” havalarında yaşatacaklar? Memlekette doğru dürüst Ermeni de kalmadı ki…
Bu arada şunu da önemle belirtmekte yarar var. “Süreç” ile ilgili eleştirisi olanla, soruları olanla sürece kayıtsız şartsız “karşı” olanları birbirine karıştırmamak lazım. Zira süreci destekleyen veya olumlu bulan görünümde bazı sosyal medya kalemşorları var ki, “Acaba…” diyeni sözün devamını görmeye, dinlemeye de gerek duymadan linç etmeye hazır ve amadeler.
Oysa kimin hangi saikle konuyla ilgili görüş belirttiğini anlamak çok da zor değil; kim yapıcı, kim yıkıcı, inkârcı veya çözümden yana, vb. Doğru bir yaklaşım tutturabilmek için, sadece biraz özen, ciddiyet ve demokratik sabır ve tartışma adabına, ölçülerine riayet etmek yeterli. Kötü niyetli olanlar (öyleleri de var) bir yana iyi niyetle bu özenden imtina edenler için söylüyorum tabii.
Ve zaten bu yazı, “süreci” destekleyip de yanlış ve yüzeysel anlayanlara yönelik bazı eksikliklere dikkat çekmek amacı taşıyor.
“Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur”
Öyledir. Aklı başında herkes bunu bilir, dillendirir. Bu; “Türkiye’nin en önemli sorunu” ile ilgili herkes kendi görüşünü yüksek sesle dile getirebilir, sorabilir, eleştirebilir, hatta ırkçı, faşizan, inkârcı bir kafa ile olmadığı ve somut öneriler getirdiği müddetçe, karşı da çıkabilir.
Sorunun anlamı, önemi, mahiyeti gereği herkesin sürece kendi görüşünü dillendirerek “müdahil” olma istek ve çabasını “bastırmak” veya “bastırmaya” çalışmak, doğru değildir. Marifet, kendi argümanlarını akıllıca, soğukkanlı ve demokratça ortaya koyarak sorusu olana cevap vermek, eleştirisi olanı dinlemek, yapıcı eleştirilere değer vermektir.
“Sen sus, sadece taraflar konuşabilir”
Bir de bu var: Taraflar görüşüyor, konuşuyor, açıklama yaparlarsa öğreniriz…
Eğri oturup doğru konuşmak lazım. Bu nitelikteki süreçler önce kapalı kapılar arkasında başlar. Gizli yürütülür. Taraflar sürecin, görüşmelerin belli bir seviyeye geldiğine kanaat getirirse, elde edilen sonuç ve gelişmeler, kamuoyuna duyurulur ve bu noktadan sonra mümkün olan en şeffaf anlayışla hareket edilir.
Önce kapalı kapılar ardında başlar, çünkü, daha yolun başında iken süreci sabote etmek isteyenlere fırsat vermemek gereği vardır.
Sonra şeffaf bir anlayışla süreç daha somut ve ciddi bir gelişme doğrultusuna sokulur. Çünkü yeni bir sayfa açılacaktır. Sorun demokratik, siyasi bir zeminde tartışma ve mücadele konusu olacaktır. Dolayısıyla toplumsal bir sorundur ve toplumdan “gizli” götürmek diye bir seçeneğiniz yoktur, olmamalıdır.
Bu, “bizim” sorunumuz için de geçerli.
Örneğin, geçenlerde TBMM’de kabul edilen “çerçeve yasanın” içeriğinden, bırakalım kamuoyunu, oy kullanacak, yasa tasarısını kabul veya reddedecek vekiller bile neredeyse görüşmelerin başladığı gün haberdar oldu.
Yasa tasarısının “çerçevesinden” haberdar olsaydık, her halükârda karşı çıkacak olanların gürültüsü bir yana, hiç değilse bu “ilk adımın” son derece ciddi sorunları, eksiklikleri bulunduğunu dile getirenler olacak, belki olumlu manada tasarının gözden geçirilmesine ihtiyaç duyulacaktı…
Olup bitenleri ve olacak olanları sadece seyretmekle yetinmek ve beraberinde kendisini sorunun “sahibi” veya “tarafı” değil de bilerek ya da bilmeyerek edilgen bir parçası olarak konumlandırmak, gözlemlediğim ciddi yanlışlardan bir diğeri…
Öncelikle sorunun acısını çekenlerin, “sürece” dair taleplerini, istek ve beklentilerini daha yüksek bir sesle dile getirmesi gerekli. Eğer meseleyi “hak” kapsamında değerlendireceksek, buna en çok onların hakkı var. Bu, belki inkârcı, statükocu çevrelerin gürültüsünü etkisiz kılmanın da etkili bir yolu olacaktır…
“Barış oldu”
Abdullah Öcalan İmralı’dan çağrı yaptığında, “barış geldi” diye düşünenler oldu. PKK örgütsel varlığını feshettiğinde ve bir grup gerilla Öcalan’ın çağrısına karşılık silahlarını ateşe verdiğinde de… Son olarak “silahsızlandırma” ve “eylemlere karışmamış olma” şartına bağlanmış çerçeve yasa çıktığında da “şükür” diyenler, “barış oldu” diyenler oldu…
Bu gelişmelerin tarihi olduğu, bir gerçek. Özellikle de sorunun silahlı mücadele ve şiddet zemininden demokratik, siyasi mücadele zeminine taşınması. Bunlar Kürt sorununun demokratik çözümü ve sahici, onurlu bir barışı inşa etmek adına da büyük önem taşıyor. Fakat bunların hiçbiri kendi başına “barış” değil.
Çünkü barış, adım adım inşa edilmesi gereken bir özgürlük ülküsü. Bir süreç.
Çuvaldızı başkasına ama ara sıra iğneyi de kendimize batıralım.
Unutmamak gerekir ki gerçeklerle bağı kopmak, kendi bağrında hayal kırıklığına uğrama riskini büyütür.
14 Ağustos 2026
https://munzurpress.com/konu/cafer-solgun/cuvaldizi-baskasina-ama-igneyi-de-kendimize/

Yorumlar
Yorum Gönder