Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Askerlik... "Doğru yerde dur!"

“Dilerim sorunlarımız barışla, demokrasiyle çözülür.” “Barışsa barış savaşsa savaş! Doğru yerde dur, bir daha başını belaya sokma.” Okurun sabrını zorlamayayım daha fazla, bu yazıyla bitireyim askerliği artık. Raporlu olduğum günler bitince eğitimlere kaldığı yerden katıldım ben de. Eğitim veren başçavuşlar canla başla işlerini yapmak gayretinde insanlardı. Ama bazen kendi aralarında söylendiklerine de tanık oldum. “Böyle askerlik mi olur? Şunlara bak! Biz bunlara ne öğretsek hava cıva! Üç gün sonra çekip gidecekler, bunun adı da ‘askerlik yaptık’ olacak. Tüküreyim böyle işin içine!” Tabii ki kendi açılarından haklılardı. Benzer lafları, çok temas etmemize izin verilmeyen normal askerlerden de çok duydum; “Adamın parası var, üç gün askerlik yapıyor! Olan biz garibanlara oluyor. Üstüne de bu şerefsizlere hizmetçilik yapıyoruz” filan. Meseleye bu açıdan bakınca gerçekten de “bedelli askerlik”, apaçık bir sosyal, sınıfsal eşitsizlik konusu olarak öne çıkıyor. Değişik tarihlerde geçici ola...

Askerlik... "Aranızda terörden yatanlar var!"

Toplantı salonunu dolduran kalabalık, “Kim onlar? İsimlerini söyleyin! Türkiye! Türkiye!” sloganları atarak ayağa kalktı… Madem başladım anlatmaya, devam edeyim. Bölüğümde ve görebildiğim kadarıyla diğer bölüklerde benim gibi “yurtiçi bedelli” kimse yoktu. “Yurtiçi bedelli” olduğum, “Nereden geldin?” sohbetlerinde ortaya çıkıyordu ister istemez, ben kimseyle paylaşmak istemesem de. “E niye geç geldin?” türü soruları ise, “Mazeretim vardı ancak gelebildim” diyerek geçiştiriyordum. Bu cevaptan genellikle sağlık sorunlarım olduğu sanılıyor, ben de düzeltmeye çalışmıyordum. Girişte maruz kaldığım uyarılar bir yana, gerçekten de niyetim herhangi bir “vukuat” yaşanmadan 28 günlük bu mecburi eziyeti tamamlayıp çıkıp gitmekti. Askerlerin çoğu Avrupa ülkelerinden gelmişti. Sene 2003, Nisan ayı, gündemde tezkere ve Irak’a askeri harekât vardı. Birkaç istisna hariç hepsinin gayet milliyetçi oluşlarına şaşırmıştım. Hem o kadar milliyetçi olacaksın, orduya hayran olacaksın, hem de askerliğini bedel...

Askerlik... "Burada yanlış yapma sakın!"

 Evet, ben de askerlik yaptım. 40 yaşımı geçmiş, hapisten yeni çıkmıştım askere gittiğimde. Geçen yıl parlamentoda kabul edilen tezkerelerden ve bu vesileyle Mart 2003 tezkeresinden bahsettiğim bir yazımın ardından bazı okurlarım merak etti; “Sen askerlik yaptın mı? Nerede, ne zaman?” diye. O sene (2003) askerlik yaptığımı bilen arkadaşlarımdan da, “Askerlik hatıralarını neden anlatmıyorsun?” diye soranlar oldu. Ancak öne çıkan gündemler nedeniyle yazamadım, anlatamadım bugüne değin. Yazdır madem, sıcak ve olağan gündem konularından farklı olarak daha “rahat” okunabilir yazılar yazmak âdetine sığınarak, askerlik hatıralarımı anlatayım size. Arka fonda siyaset olacak biraz ister istemez, AKP de diyebilirsiniz. Evet, ben de askerlik yaptım. 20 yaşındaki her Türkiyeli delikanlı gibi diyemeyeceğim, zira 40 yaşımı geçmiş, hapisten yeni çıkmıştım askere gittiğimde. Askerlik hatıralarını anlatmak, öteden beri en revaçta kahvehane muhabbetlerinden biridir, malum. Genellikle bire bin katara...

Darbe dersi

Bizde darbelerin sonuncusu bastırıldı ve demokrasimiz acayip güçlendi, sağlamlaştı diyebiliyor muyuz? Memleketin tarihi darbe ve askeri müdahaleler, muhtıralar tarihi… 15 Temmuz darbe girişimi vesilesiyle bir kez daha bunun üzerinde ibret ve ciddiyetle düşünmek, bu olmayası gerçeğimizin muhasebesini yapmak durumundayız.  Kuşkusuz bunu, “filanca darbe iyiydi, filancası ise kötüydü” gibi bir riyakarlıkla yapmanın hiçbir kıymet-i harbiyesi ve yararı yok. Bu çifte standartçı anlayıştan ne kadar arınabilmişiz, en başta bunun muhasebesini yapmak gerek sanırım. Darbe, sorunları da olsa ülkenin kendi dinamikleriyle “olağan” seyrini alt üst ettiği, daha iyi, özgür ve barış içinde bir arada yaşama özlem ve çabamızı kanla, karanlıkla gölgelediği için kötü bir eylemdir… Klişe bir tabirle, “Darbeler ülkeyi 50 yıl geriye götürdü” denir ya, öyledir. Özellikle demokrasiden her ne anlıyorsak her defasında başa sardığımız için… 2008 yılında Taraf’ta meramı “iyi darbe kötü darbe ayrımı yapmadan bütün...

"Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim"

 “Muhafazakarların en büyük handikabı sola düşman olmak” deme noktasına gelmişti, “halbuki soldan öğrenecek çok şeyimiz var. Kaman’da dört ayı yalnız, kalan üç ayı da İbo ve peşi sıra gelen iki arkadaşla birlikte geçen yedi ayımın en “renkli” simalarından biri, bir gün kapımı çalan din görevlisiydi. Bir gün sabah kapının açılmasıyla birlikte şortumu giymiş havalandırmada günlük egzersizlerimi yapıyordum. Havalandırma kapısının mazgalı açıldı ve ilk defa gördüğüm biri adımı seslendi, “Müsait misiniz?” diye sordu. Din görevlisi imiş. Din işleriyle pek ilgili olmadığımı söylememe rağmen görüşme isteğini “Din üzerine konuşmak şart değil, sohbet ederiz” diyerek yineleyince, “Ter kokusundan rahatsız olmayacaksanız, buyurun” dedim. Kapı açıldı, içeri girdi. “Alevi olduğunuzu da biliyorum” dedi. “Bu durumda benimle fazla mesai yapmanız gerekmeyecek?” diye espri yaptım. Güldü. Madem misafirim var, gidip elimi yüzümü yıkadım. Çay demledim. Mütevazı bir kahvaltı sofrası hazırladım. Havalandır...

"Önce merhaba Savcı Bey"

 “Önce merhaba Savcı Bey” dedim elimi uzatarak. Birkaç dakika elime baktı. Mahpushane deneyimimi yazmamı isteyen okurlar oluyor. Demek hâlâ okumayan bir yana duymayan, bilmeyen var: Ülkenin 80 ve 90’lı yıllarında mahpus yattım ve bu dönemlere ilişkin tanıklığımı iki kitapla belgeleştirdim. İlki, Demeyin Anama, İçerideyim (İletişim Yay. 2017) ve ikincisi 90’larda Mahpus Olmak (İletişim Yay. 2018). Tahmin edileceği üzere, zor kitaplardı. Zor yazdım. Bazı bölümlerinde tıkandım, aylarca ara vermek durumunda kaldım. İster istemez yaşananlar canlanıyor insanın gözünde, yüreğinde. Açlık grevleri, ölüm oruçları, işkenceler, direnişler, ölenler, kalanlar… Kitapların ilki, biraz öncesini de kapsayacak şekilde 80’li yılları ve bu yıllarda tahliye olana değin (1987) kaldığım hapishanelerde (Davutpaşa, Metris, Sağmalcılar Özel Tip ve tekrar Metris) yaşadıklarımı, tanıklıklarımı anlatıyor. Diğeri ise adı üzerinde, 90’lı yıllarda kaldığım 7 hapishanedeki (Van, Muş, Diyarbakır, Adıyaman, Antep, Bu...

Gecikmiş bir Kamer Genç yazısı

 "Terörist senin babandır ulan! Gelirsem oraya başına yıkarım o binayı! Bunlar benim seçmenim!” Yakın siyasi tarihimizin akılda kalan, iz bırakan simaları sıralanacak olsa, Kamer Genç ismi herhalde ilk on içerisine girer. Herhangi bir siyasi partinin lideri olmadığı, hatta gelip geçen hükümetlerde bakan düzeyinde görev yapmadığı halde. Son olarak CHP Tunceli Milletvekili olarak bulunduğu TBMM’de, iktidar partisini yıldıran “tek başına muhalefet” pratiğiyle de hafızalara kazınmış olmalıdır. Yoksul bir ailenin çocuğu. Babası (Ali Genç), yaz aylarında İstanbul’da amelelik yaparak çocuklarını okutmak için didinen bir insan. Muhtemelen çocuklarına “Okuyun adam olun, bizim gibi ezilmeyin” türü nasihatler etmiş olmalı. Bu, önceleri Kürt, Alevi toplumunda oldukça yaygın bir ruh haliydi. Zira eğitimin, okumuş-yazmış olmanın, mümkünse “devlet kapısında” bir iş, makam-mevki sahibi olmanın, bir “korku” kaynağı olan devletin olası zulmünden, eziyetinden çocuklarını koruyabilmenin en etkili yol...