Ana içeriğe atla

Kayıtlar

"Baba... O an lal olaydım..."

 Memleketin karşı karşıya bulunduğu dahili ve harici tehdit ve tehlikeleri en iyi gören, bilen, söyleyen ve o tehlikeleri bertaraf edendi. Onun sayesinde ülke uçurumun eşiğinden dönmüştü. Onun sayesinde bölünmemiş, birlik ve beraberlik onun ve oluşturduğu rejimin etrafında kenetlenerek kurtarılabilmişti. Halkı o uyandırmıştı, devleti yeniden yapılandırırken alkış tutulandı… Tek işi devleti ve milleti kurtarmak olmayandı; o, her şeyden anlayan, her şeye karışan, her konuda halkın duygularına tercüman olandı. Sanatla ilgili de sözü vardı edebiyatla ilgili de. Picasso’nun dünyaca ünlü resimlerine bakıp, “Ne var ki bunda, bunu ben de yaparım” diyendi. “Tükürürüm böyle sanatın içine” diyenlere, beğenmediği heykellere ‘ucube’ diyenlere ilham kaynağı olandı. Ne yapmışsa “aziz millet” için yapandı. Kendini ‘millet’ sanandı. Memleketi açıkhava hapishanesine çeviren, ‘içeri’ aldıkları için meydanlarda “Asmayıp da besleyelim mi?” diye sorduğunda “As! As! As!” karşılığını alan, “bir sağdan bir...

"Sen Türkiye'yi mi destekliyorsun?"

 “Nerede eski bayramlar?” dercesine, eski dünya kupası maçları daha bir başka idi sanki. Yaşını başını alıyor olmanın da etkisi var bu nostaljik duygunun gelişmesinde galiba. Mümkün. Ama ben yine de “Nerede o eski maçlar, heyecanlar” diyeceğim; kim ne derse desin... Bu girizgahı, bildiniz, lafı eski bir dünya kupası hatırasına getirmek için yaptım.  Dünya Kupası maçları tam gaz devam ediyor ve “bizim çocuklar” şu ana değin pek varlık gösterememişken aklıma geldi ve paylaşayım istedim. 2002 yılı nisan ayında Kaman İlçe Kapalı Cezaevine sevkim çıktı. Hapishanedeki son 7 ayımı orada geçirdim. İbo gelmezden evvel ilk dört ay, yalnızdım. Henüz gardiyanlarla aramızda “Birbirimize nasıl davranacağız” sürecinin devam ettiği günlerde, 2002 Dünya Kupası maçları başladı. Hani Türkiye’nin üçüncü olduğu Dünya Kupası. Siyah beyaz televizyonum ve ben varız koğuşta. Gerisini aşağıdaki yazıdan okuyabilirsiniz.  90’larda Mahpus Olmak (İletişim Yay. 2018) adlı kitabımdan aldım. Başka hapish...

Bir Kürtçe Direnişi ya da Mehmed Uzun

 Me dixwest ku em jî wek her kesî li ser axa xwe azad bijîn. Em bi xwe bajon, biçînin, derxînin, û ji bo rojên xwe yên pêş, bi xwe biryarê xwe bidin.  (Biz de herkes gibi kendi topraklarımızda özgür yaşamak istiyorduk. Kendimiz sürelim, ekelim, çıkaralım, ve gelecek günlerimiz için kendi kararlarımızı kendimiz verelim.) (Tu) ====================================================== Mehmed Uzun modern Kürt edebiyatı deyince ilk akla gelen isimlerden biri, belki de birincisidir. Bu, herhalde konuyla ilgili kimseye “abartı” gelmeyecektir; özellikle günümüzden geriye doğru bakınca... Anne tarafından Kirmançki (Dimilki/Zazaki), baba tarafından Kurmanci konuşulan bir ev ve sosyal ortamda (Siverek) büyüyen, kişiliği şekillenen Mehmed Uzun, sürpriz yok, Türkçeyi ilkokulda öğretmen dayağı eşliğinde öğrendi. Kürtçenin zenginliğini, ahengini, şiirselliğini keşfetmesiyle birlikte Kürtçe okumayı yazmayı ise, 1970’li yılların başından itibaren sürgüne gidene değin sıklıkla zorunlu “misafiri” ...

Kalbinize dokunun...

  Özgür  insan olmak, yaşıyor olmak, düşünüyor ve hissediyor olmak duygusunda, kalbinize dokunduğunuz anlar var mı? ============================== Hiç, arada bir sebepli veya sebepsiz, gözlerinizi yukarıya çevirip gökyüzüne baktığınız ve evrenin sonsuzluğu üzerine düşüncelere daldığınız, bu sonsuzlukta insan olmaklığın anlamı üzerine kendinizi sorguladığınız oluyor mu?  Hiç, üzerinize bastığınız toprağı hissettiğiniz ve yaşıyor olmaya dair tuhaf, ama bir o kadar da insanın içini ısıtan derinlikli duyguların, düşüncelerin akışında, gündelik sorun ve kaygılarınızın üzerine çıktığınız oluyor mu?   Hiç, normalde otobüsle, taksiyle, dolmuşla, bir araçla katettiğiniz ve yürümeye gözünüzün kesmediği bir yolu, mesela evinize giderken, yürüdüğünüz oldu mu; ve önünüze engeller çıkmadan, yorgunluğunuzun ayrımına varana değin yürümenin, aslında ne keyifli bir kendiyle olmak zamanı ve fırsatı olduğunu düşündünüz mü?  Hiç, denizin uçsuz bucaksızmış gibi görünen maviliğin...

Sondan başlayan yazı

  Bazı hikâyeler hep sondan başlar ve fakat her son, bir yeni hikâyenin başlangıcıdır neticede. Değil midir ki hayat, doğadaki biten ve başlayan büyük ve sonsuz devinimin muhteşem döngüsüdür. Hiçbir hikâye yoktur ki öyle ya da böyle kendi başına, öncesi ve sonrası olmayan bir son'u ve sonucu olsun... ======================================== Bazı hikâyeler hep sondan başlar ve fakat her son, bir yeni hikâyenin başlangıcıdır neticede. Değil midir ki hayat, doğadaki biten ve başlayan büyük ve sonsuz devinimin muhteşem döngüsüdür. Hiçbir hikâye yoktur ki öyle ya da böyle kendi başına, öncesi ve sonrası olmayan bir son'u ve sonucu olsun...  Okumayı seven, dolayısıyla çok okuyan, neredeyse birkaç haftada bir “okunacak yeni kitap önerin var mı?” diye arayan, soran bir arkadaşım var; Dersimli Serhat . Adı Serhat ama epey zamandır adının geçtiği yerde hemen atılıp “Dersimli Serhat” diye düzelten arkadaşımdan, bazı eski yazılarımda bahsetmiştim; dikkatli okurlarımdan hatırlayan çıkar sa...

‘Geceden kolay vazgeçerim, ah sabahı var bu şehrin’

 Ben bir katilim, o bir tutsak. Benzeyen ve benzemeyen yönlerimiz var. İkimiz de zamanın içine hapsolmuş, zamanın önümüze çıkardığı seçeneklere körlemesine dalıp duruyoruz. Plana, bilgiye, çekilen eziyete rağmen seçenekler belirsiz. Zamana uyup bizim için öngördüğü hayatı mı yaşayacağız, yoksa yeni hayata bambaşka bir yerden mi dahil olacağız? ============================================= 05.45 İstanbul, İstanbul’a ve evini terk edenlere adanmış bir roman. Anlamlı bir ithaf. En azından hayat hikâyesinin bir kesitinde evini terk edip İstanbul’a gelmiş olanlar için. Benim de hikâyemin dönüm noktalarından biridir bu; genç yaşta, “genç yaşta” lafın gelişi, aslında çocuk yaşta evini terk etmiş ve İstanbul’a gelmiş olmak... Aslında ömr-ü hayatımın önemli bir kesiti “bir evim olsa” özlemiyle geçti içimde bir yerlerde. “Evim olsa” derken, öyle tapulu ev filan değil kastım. Ev işte; yatağın, mutfağın, çalışma odan, kitaplığın, canını da sıksa faturalar, gelip gidenin filan. Huzur desek mese...

Kimse demesin, zamanla... Söz konusu olan evlat acısı ise

  Bazı kitapları okumak zordur. Bilirsin okudukça yüreğin kanayacak, canın yanacak, uykuların kaçacak, isyan edeceksin; kime, neye olduğunu da bilmeden ve dünyayı, hayatı, yaşıyor olmanın sebeplerini sorgularken bulacaksın kendini... ======================================== Bazı kitapları okumak zordur. Bilirsin okudukça yüreğin kanayacak, canın yanacak, uykuların kaçacak, isyan edeceksin; kime, neye olduğunu da bilmeden ve dünyayı, hayatı, yaşıyor olmanın sebeplerini sorgularken bulacaksın kendini... Bazı kitapları okumak zordur. “Sürpriz” bir sonu yoktur. Heyecan, gerilim, şimdi ne olacak merakı yoktur. Ne anlatılmaktadır, bilirsin. Nasıl anlatılmaktadır, tahmin edersin. Yine de ama yine de işte, okumaya cüret etmişsen nihayet, bir “mucize” olsa istersin, dilersin; olmaz... Elimdeki kitabı sadece çalışma odamda “okuma” ve “yoğunlaşma” koltuğu olarak adlandırdığım koltukta değil, sadece çalışma masamda oturmuş olarak değil, yollarda da okurum; otobüste oturacak bir yer bulmuşsam, ...