Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hâlâ yaşıyor ve katlanıyorsak...

Bazı yazılar zamana dayanıklı yazılardır. Aşağıda okuyacağınız yazı, onlardan biri. "Yeni yıl" yazısı niyetine... ------- Sağlık, huzur, mutluluk, barış tamam da şöyle bir yoklayın hafızanızı, yeni yıldan adalet dilemek çoğumuzun aklının ucundan dahi geçmezdi Her yeni yılda insanlar birbirlerine iyi dileklerde bulunurlar. Güzel bir gelenektir. Kötü bir yıl da geçirmiş olsanız, kişi olarak veya ülke olarak (mesela geçen yıl bir deprem felaketiyle gölgelenmişti yeni yıl umutları), neticede yeni bir yıldır ve umutlarınız, beklentileriniz, dilek ve temennileriniz vardır. Kuşkusuz; umutlu olmak, yeni bir yıla umutlarınızı canlandırarak başlamak, güzel, anlamlı bir gelenek olduğu kadar insanidir de. Ama işte yıl dediğimiz zamanı takvimlendirirken geliştirdiğimiz, kullandığımız bir zaman ölçüm birimi; gün, hafta, ay gibi… Zamanın kendi başına herhangi bir umut veya dileği, beklentiyi gerçekleştirme kudreti yok. Tabii ki biliriz bunu. O umut, dilek veya beklentileri gerçekleştirmenin...
En son yayınlar

‘Ödedim borcumu yaşayarak’ ya da post mortem

 Rengarenk, rengahenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey siyah ve beyaz gibiyken ömründe, hangi gölgelerde gizlenmişti bu renkleri hayatın, kim gizlemişti ve neden...   -----------------  Rengarenk, rengahenk gölgelerinde saklı hayatlardır, bazen şaşırtan bir sürpriz olur düşer yoluna ve sen hayıflanırsın her şey siyah ve beyaz gibiyken ömründe, hangi gölgelerde gizlenmişti bu renkleri hayatın, kim gizlemişti ve neden...   Susmuşum rengarenk gölgede Kuş yollarına dikmişim gözlerimi  Mahpushane günlüklerimin sayfaları arasında kurumuş çiçek yaprakları var. Hâlâ var. Ne zaman hayata dair nedenli veya nedensiz bir muhasebe, bir sorgulama ihtiyacı duysam, kitaplığımın kapalı gözlerinde öylece duran günlüklerime gider elim. Neden, bilmem. Ama galiba bir “Görecek günler var” duygusunu canlandırma gereğinden sebeptir; görecek günler, yaşanacak zamanlar var... Sararmaya yüz tutmuş sayfalar ...

Günlük. 10 Aralık

...Hiç değilse 10 Aralık etkinliklerine katılayım diyorum son yıllarda. Geçen yıl gitmiştim mesela. Bu sene Sultanahmet’teki basın açıklamasına yetişemedim. Akşam “resepsiyona” tam vaktinde yetiştim neyse ki... ------------- 10 Aralık, malum, Dünya İnsan Hakları Günü. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin, 2. Dünya Savaşının ardından, 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmesi üzerine o gün bugündür Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanıyor.  İlginizi çekebilir: İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin kabul edildiği oturumda Güney Afrika ve Suudi Arabistan, çekimser oy kullanmışlar. Ama asıl “haber”, çekimser oy kullanan dönemin sosyalist ülkeleri: Sovyetler Birliği, Beyaz Rusya, Ukrayna, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya. Suudi Arabistan ile dönemin Güney Afrika'sının “çekimserliğinin” nedenini tahmin etmek güç olmasa gerek; muhtemelen, “İnsan hakları nedir? Bizi bozar öyle haklar filan” diye düşünmüşlerdir. Sovyetler Birliği ve diğerleri ne diye çekimse...

9 Aralık. Günlük. "Unufak" imzası

Söyleşinin başında Rober ile moderatör Sevengül Hanım da aynı şeyi söylediler: Kendi halinde, sessiz ve soğuk sokağın ortasında, kapısından içeri adım atınca başka bir dünyaya girmiş hissediyorsun kendini... Büyük kitapçılara rağmen mahalle kitapçıları yaşasın... Yolunuz düşerse, kitapçının adı, “Kendisi Bir Mekan”. Değişik bir ismi var, evet... --------  Epeydir görmemiştim Rober’i, en son, kaç  sene geçtiyse aradan, Kadıköy’de Akdeniz’de karşılaşmıştık, yanlış hatırlamıyorsam. Görüşmeyeli, Unufak adında bir romanı yayınlandı. Hakkında çok olumlu yazılar da çıktı. Yıllardır öyle ya da böyle yayıncılık alanında mesai harcıyor ama bu ilk kitabı. İmza ve söyleşi etkinlikleri oldu ama gidemedim daha önce. Bu kez Anadolu Yakasında olunca, unutmamak için not da aldım, gitmemek olmazdı elbette. İkindi vaktine değin evde günlük olağan işlerimi yaptım. Evde çalışmak iyi de bazen insan içine çıkmak da lazım; insan sosyal bir varlık ya hani... Ama hava kötü. Yağıyor da ara sıra. Daha da...

"Murat öldü Cafer"

“Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... Önce “Murat çok hasta, hastanede” haberini aldım. Nesi var ki? Kanser... “Ne kanseri?” bile diyemedim. Alacağım cevaptan korktum. En kötüsü olmasından.  En kötüsüymüş... Hangi hastanede? Geleyim, göreyim, moral olur, iyi gelir belki, ne bileyim. “Gelsen de göremezsin ki. Yoğun bakımda. Entübe edildi. Belki bir mucize olur diye bekliyoruz işte.” Bir mucize olur belki. Bir mucize olsa. Bir mucize olsun... Daha çok genç yahu! Ölecek değil ya!  Öldü... “Murat çok hasta” diye haber vermişti Fatma. İki gün geçmeden, olsun, yine de gideyim hastaneye, belki bir mucize olur diye düşünürken, “Murat öldü Cafer” haberi geldi bu kez... İnsan evladı tuhaf bir varlık. Telefon ekranındaki “Murat öldü Cafer” mesajına bir süre bakakaldım öylece. Nasıl olduysa, bir üzüntü emojisi ile yanıt vermeyi akıl edebildim. Bir şey...

Yazmak, ciddi bir iştir

 Kürt sorunu ve barış üzerine yazdım en çok. Belki de milliyetçilik ve çeşitliliğiyle anlamlı bu ülkeyi tek tipleştirme dayatmalarının yanlışlığı üzerine. Ya da eşit yurttaşlık sorunlarımız üzerine yazdım en çok. Ama neticede meramım, demokrasi ve özgürlükler üzerineydi hep… Yazmak ciddi bir iştir, Nâzım’dan ilhamla, şakaya gelmez. Bakın neden… Yazı ile ilgili herkesin kendince yazmaya yüklediği bir anlam vardır kuşkusuz. Benim için yazmak, öncelikle kafanı meşgul eden veya gündemindeki bir konu, bir sorun hakkında derli toplu bir düşünmek biçimi oluyor. Neden, niçin, nasıl gibi sorular etrafında o konu veya sorunla ilgili kendi tutum ve değerlendirmenizi bence en iyi yazarak oluşturur, ifade edersiniz… Ben yazılarımı öncelikle düşünerek kafamda yazıyorum; yürürken mesela. Sokakta, parkta, mümkünse bir deniz kenarında volta atarken… Bir arkadaşla, tanıdıkla rastlaşırsam, “Derinlere dalmışsın yine?” veya “Çok düşüncelisin, hayırdır?” gibi sorularla karşılaşıyorum. “Doğrudur” deyip g...

Stalin “Huzur Türklükte” demiş! Cidden mi?

 Türklüğü bir “üst kimlik” olarak kurgulamak isteyenlerin, öncelikle Türklük dayatmasıyla yaşanan bu tarihle ve Kürtler başta olmak üzere “diğer” halklara Türkleştirme amaç ve gerekçesiyle reva görülen bu zulümle yüzleşmesi gerekir Irkçının, faşistin cahil cühela olanı neyse, adam ya da madam bilmiyor yazık filan deyip geçebilirsin, eğer dinliyorsa meramını bile anlatabilirsin, en azından kafasında soru işaretleri uyanması ihtimali var. Ama bunların küstah, ukala, çok bilmiş olanları hiç çekilmiyor! Söylediğini dinleme, yazdığını anlama zahmetine girmeden üst perdeden en agresif dille başlıyorlar saydırmaya. Çok öfkeli ve saldırganlar. Her memlekette bir şeylerin “değişiyor” olma ihtimali belirdiğinde sinirleri zıplıyor. Kürtleri zaten sevmiyorlar, hadi “nefret ediyorlar” demeyeyim, bir de Kürtlerle barış, eşit yurttaşlık, ana dilde eğitim filan; yok, daha neler! Her şeyi en çok ve en iyi kendileri bildiği(!) için ve Kürt “kökenli” kişilerin DE “bilgili” olabileceklerine ihtimal ve...