Ana içeriğe atla

Kayıtlar

12 Eylül... 40 yıl oldu...

12 Eylül askeri faşist darbesinin 40. Yıldönümündeyiz. Tam 40 yıl oldu ve 12 Eylül darbesinin anlam ve sonuçlarıyla, kurumlarıyla ülke ve toplum olarak hala tam manasıyla yüzleşmemiş olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz. Bu yüzdendir ki 12 Eylül hala hayatlarımızda, hafızalarımızda kanlı bir “milat” olarak varlığını sürdürüyor. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, öldürüldü, hapse atıldı, haksız yere yıllarca mahpus kaldı, açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında hayatlarını yitirenler oldu, “Bir sağdan bir soldan” denilerek 50 kişi idam edilerek öldürüldü.  Ama 12 Eylül, sadece yarattığı bu kanlı tablo değil. Çünkü 12 Eylül’ün önceki darbe ve askeri müdahalelerden bir “farkı” varsa, o da, varlığını, anlayışını kurumsallaştırmış olmasıdır. İş ve çalışma hayatından YÖK’e değin hayatın her alanında “düzenlemeler” yaptı. Devleti yeniden “dizayn” etti. Tehdit ve baskı ortamında halka onaylattığı darbe anayasası hala yürürlükte… Darbeci cunta, 1983 yılında yapılan seçimlerle göster...

Yetmez ama... Yeter!

Geçenlerde (2 Ağustos 2020) şair Haydar Ergülen Birgün’deki köşesinde “Önemsiz günler ve haftalar-10” başlıklı bir yazı yazdı ve 2010 yılından beri bir türlü gündemden düşmeyen “Yetmez ama evet” mevzusuyla ilgili tutumundan dolayı özür diledi. Kendi tercihidir, hissiyatıdır; kim ne diyebilir?  Ama Ergülen aynı yazısında çıtayı hayli yükselterek, “Akil insanlar, açılım toplantılarına katılanlar, bildirilere imza atanlar, ülkeyi AB’ye taşıyarak demokratikleştirecekler düşüncesiyle bu iktidarı destekleyenlerin, yazı yazanların, yani bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlayan herkesin özür dilemesi gerekiyor” dedi. (Yazının tamamı burada: https://www.birgun.net/haber/onemsiz-gunler-ve-haftalar-10-310419 ) İster gündelik ilişkilerde ister sosyal, siyasal meselelerle ilgili aldığı tutum, savunduğu görüş nedeniyle “yanlış yapmışım” deyip özür dilemek, klişe bir tabirle, kuşkusuz erdemli bir davranıştır. Maalesef diyerek eklemek gerekir; bu “erdemli” davranıştan, etinden parça kopar...

Munzur değerimizdir, dokunmayın!

Munzur Gözeleri ve Munzur Gözeleri’nden itibaren başlayan Munzur Suyu ve vadisi, sadece bir doğa harikası değildir, sadece 1971 yılında “Milli Park” kabul edilen bir yer değildir, sadece 1. Derece SİT Alanı ilan edilmiş bir yer de değildir; bütün bunların hepsidir ve Dersimliler için, Aleviler için “ziyaret”tir, bir inanç ve ibadet mekanıdır. Dersim, Aleviler için “jar û diyar”dır, yani ziyaretler diyarı. Munzur, bunlardan biridir. Efsanesi ile birlikte hafızamıza 38’de kanla kazınmış bir tarihtir, mirastır, değerdir… Munzur Gözeleri özellikle yaz aylarında yurt içinden ve dışından binlerce kişinin ziyaret ettiği bir yer. Birçoğunun Dersim’e gelme gerekçesi Gözeleri görmektir zaten. Aleviler çerağ yakar, Munzur Baba nezdinde Hak’ka dua eder, dilek ve temennilerde bulunur, “lokma” dağıtırlar.  Biraz da “özeleştiri” babında belirtmek gerekir: Gözeler ve çevresi uzun süredir ziyaretçiler tarafından bir “piknik alanı” olarak değerlendiriliyor. Yiyip içenler geride çöplerini bırakmaktan...

'Ata'ya şikayet ettik'

 İktidar partisi barolarla ilgili değişiklikler öngören bir yasal düzenlemeyi meclis gündemine taşıdı. “Çoklu baro sistemi” olarak adlandırılan düzenlemeye barolar tepki gösterdi. Tepkileri açıklama yapmakla da sınırlı kalmadı ve çok sayıda baro başkanı, beraberlerindeki avukatlarla birlikte Ankara yollarına düştüler. Niyetim gündemdeki yasa değişikliğini tartışmak değil; bunu meseleye hakim hukukçuların ve meslek örgütleri olan baroların yapması gerekir ve yapıyorlar da. Problem, her şeyden önce iktidar partisinin bir yasa değişikliği yaparken konuyla ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla, meslek örgütleriyle iletişime geçmeye lüzum görmemesi ve “Ben yaptım, oldu!” keyfiyetiyle hareket etmesi.  Bu keyfiyet, kuşkusuz, örneğin “Bizim de hukukçu vekillerimiz var, hukukla ilgili birimlerimiz var; bilmeden mi yapıyoruz sanki?” gerekçesiyle mazur gösterilemez.  Nasıl ki çalışanlarla ilgili bir yasal düzenleme söz konusu olduğu zaman sendikalarla istişare etmek gereği varsa, bir m...

Onuruyla yazmak ve yaşamak için…

Değerli takipçilerim, sevgili arkadaşlar. “Şahsi” bir maruzatıma dikkatinizi çekmek durumundayım. Anlayışınıza sığınarak… Yıllardır Türkiye şartlarında yazarak çizerek hayatını idame ettirmek gibi “olmayacak” bir işi başarmak gayretindeyim. Açıkçası; kaleminiz “satılık” değilse, değer ve duyarlılıklarınızı koruyarak, dürüst ve vicdanlı olmayı temel önceliğiniz sayarak, sırtını şuraya veya buraya dayayarak değil okurlarınızın ilgi ve güvenini esas alarak ve bu ilgi ve güveni istismar edecek tutumlara prim vermeden yazıyorsanız bu gayretiniz daha da meşakkatli bir hal alıyor… Yaşadığımız ülkenin, bir parçası olduğumuz toplumun ve kuşkusuz dünyanın meselelerine dair vicdan ve hakkaniyet ölçüleri dahilinde bir görüşü olmak; barış, özgürlük, demokrasi ve insanlık değerlerine dair bir duruşun ve tutumun sahibi olmak; hasbelkader yaşadığı deneyimlerden çıkardığı ders ve sonuçları paylaşarak anlamlandırmak, her şeyden önce ciddiyetle taşımak gereken bir sorumluluk… Bu sorumluluk d...

Roza Şaê... Kara Gün...

 4 Mayıs 1937 günü, uzun süredir hükümetin gündeminde olan, "harekat" hazırlıkları sürdürülen, aslında 1935 yılı sonunda "koloni valisi" yetkileriyle donatılmış olarak 4. Umum Müfettişliğinin kurulmasıyla fiilen başlamış olan Dersim "müşkülesi" ile ilgili toplanan Bakanlar Kurulu "tarihi" bir karar alır. Bu tarihten itibaren Dersimliler için tarih, bir yaşayan tarih olarak günümüze değin kanayan bir yara demektir artık... O kararın alındığı tarih, acılı tarihimizin "kara" ve "kanlı" günlerinden biridir.  Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı, "Gayet gizlidir" başlığı taşıyan karar şöyle idi: “Son günlerde Tunceli’de meydana gelen olaylara dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’ın (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak kastediliyor-CS.) bizzat katılımlarıyla incelenip değerlendirilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır: 1. Toplanan kuvvetlerle Nazmiye, Keçi...

Dersim'de hakim kanaat: Gülistan Doku...

 Dersim şehir merkezini (Mamekî) bilen bilir, bilmeyene de ben söylemiş olayım kısaca; inatçı meşe ormanlarıyla bezeli dağlar arasında, ortasından Munzur Irmağı’nın geçtiği, kendi halinde, her mevsim güzel bir şehirdir. Elazığ’a gelmişken memlekete uğrayıp nefes almamak olmazdı. Ve ben aslında bu yazımda size Dersim’in kış hallerini yazmak istiyordum. Ama 21 yaşında genç bir öğrenci, Gülistan Doku, 5 Ocak gününden beri “kayıp” … “Kendi halinde” dememe bakmayın, dağlarından, “farklı” etnik ve inançsal değerlerinden, her daim “muhalif” duruşundan sebep, oldum olası “olağan şüpheli” bir şehirdir Dersim ve Dersimliler. Bu yüzden “gözaltındadır” hep… Laf olsun diye demiyorum bunu. Şehri çevreleyen yüksek dağlara, tepelere gözünüz kaydığında görürsünüz; şehrin bütün yüksek tepelerinde karakollar vardır. Şehre girişte çıkışta “kontrol” noktaları vardır, ilçe yolları üzerinde de. Şehir içinde de aklınıza gelen gelmeyen her yer mobese kameraları ile donatılmıştır. “Olağan şüpheli” bir kentt...