Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bunlar da iktidarsız 'ucube' komiserler...

"Komiser" mevzuuna yeni ve biraz da kişisel bir boyut getiriyorum. Ona buna "ayar" vermekle görevli bazı "ucube" tipler var çünkü. Hangi devirde yaşadıklarını hatırlatmak bana düştü; bir de her kuşun etinin yenmeyeceğini... Buyurun... -Kitap yazmışsın bir de reklamını yapıyorsun? Kapitalist düzenin çarkları içinde değerlerimizi pazarlıyorsun! -Bir dakika bir dakika... Hangi kitabımdan bahsediyorsun? Çok kitabım var da ayıptır söylemesi... -Çok vardır tabii. Sende aydın kişiliği var zaten. -Bir de Dersim kişiliği var, onu unuttun? -Evet. Bir de Dersim kişiliği var. Son kitaplarını diyorum ben. Ondan önceki kitaplarını bilmiyorum. Herhalde aynıdır. -Yok, aynı değil. Bunlar kişisel tarihimin tanıklık kitapları... -Onu diyorum işte. Değerlerimizi pazarlıyorsun utanmadan! Kapitalist olmuşsun. -Senin adın ne? Bak benim adım, sanım ortada. Senin bu ateş gibi adın ise sahte. Ben de seni bileyim; kimsin, nesin? -Ne yapacaksın adımı? "Nası...

Bugün günlerden Roboski... (Arşivden)

Muhtemelen en büyük korkuları kıştan yana idi yola düşerken... Kıştır sonuçta, kardır, soğuktur, dağdır, zordur. Bager (kar fırtınası) kopabilir mesela, birden göz gözü görmez olur, grup kopar birbirinden, yolu şaşırırsınız, aslında yerlerini çok iyi bildiğiniz mayın tuzaklarına rastlayabilirsiniz. Beraberinizde ilk kez kaçağa çıkmış çocuklar vardır ve karda yürümek zordur, bir çukura yuvarlanabilirsiniz, ayağınızı kırabilir, taşıdığınız yüke zarar verebilirsiniz mesela. Onlara moral vermeniz gerekir, “ şu tepeyi de geçtik mi, tamamdır ”... Sınır köylerinde Kürdistan’ın, kaçağa çıkmak, kayaların arasında gözden kaybolmuş sınır taşlarına basmak, bir “ adam olmak ” ölçüsüdür, en çok da onlar heyecanlıdır bu yüzden... Kaçağa çıkmak  deyip de geçmeyin. Bir tür “ gerilla ” düzen ve disiplini gerektirir. “ Öncüsü ” vardır grubun, “ artçısı ” vardır, yola düşmenin kuralları vardır, ne tür durumlarda nasıl hareket edileceği bellidir. Ama o lanetli günde, belli ki en büyük korkuları kışt...

'Sırası mı yani?' demeden önce...

…Belediye başkanı tabii ki denetlenir. Seçimle oluşmuş Belediye Meclisine karşı sorumludur Ahlaken kendisini oraya oturtan seçmenlerine karşı sorumludur. Kendisini aday gösterip seçime sokan partisine karşı da sorumludur. Peki “komiserler” ne iştir? Son yazılarıma gelen tepkiler içerisinde en çok karşılaştığım, “Nereden çıktı şimdi bu mevzu? Sırası mı yani?” sorusu oluyor. Sosyal medyanın yanı sıra, mail yolda, sokakta karşılaştığım insanlardan da duyuyorum bunu. Hatta bir süredir Galatasaray Meydanı yasaklandığı için İHD İstanbul Şubesi önünde toplanan Cumartesi Anneleri’nin sessiz, barışçıl eylemlerinden birinin sonrasında, bir arkadaşım, “Arkadaşız, hemşeriyiz, kendimi zor tutuyorum yazılarına tepki göstermemek için” bile dedi. Ben de “Kendini tutmana gerek yok, üslubuyla olduktan sonra eleştirirden rahatsız olmam” dedim. Sonrasında sohbet ettik biraz ve bu vesileyle gördüm ki, onun mevcut sol mantalite ve pratiklerden rahatsızlıkları benden hiç de az değil. “E, nedir benim ya...

Üç kişiden biri 'komiser' idi, ama... Arnavutluk örneği

Mesele tam da bu işte... Kimimiz Küba, kimimiz Rusya, kimimiz Çin, kimimiz Arnavutluk (vb) devrimlerine hayranlık besliyor ve durduğumuz yerden diğerlerini "Revizyonist, oportünist" hatta "emperyalist" olmakla itham ediyorduk. Ama aslında hiçbirinin diğerinden temelde hiçbir farkı yokmuş meğerse. Söyleyince bazıları nezdinde "kötü" oluyorsun. Oysa soru orada hayatın verdiği cevapla birlikte öylece duruyor; bütün bunlar "sosyalizm" miydi? Belki uzattığımı düşünenler vardır, nitekim, "Memleketin gündemine bak, sen nelerle uğraşıyorsun" diyen okurlar da yok değil. Açıkçası, zaten çökmüş sosyalist ülkelerde oluşturulan rejimlerden her biri, diğerine benzer pratikler sergilemişler. Bu anlayış ve pratiklerle yüzleşmeyi önemsiyorum. "Sıcak" gündemden daha fazla önemsiyorum hatta. Güncel yazı yazmak gelmiyor içimden, dikkatli okurun fark ettiği gibi. Kitap çalışmalarım ve geçmişle yüzleşmeye dair ihmal ettiğim konular var önümde...

Eğer bu "sosyalizm" ise... Çavuşesku örneği

...Çavuşesku balkonda belirip konuşmaya başladığında tezahürat yapıldı. Muhtemelen "Yaşasın liderimiz Çavuşesku" diye sloganlar atılıyordu. Sonra birden bir kişiden bir "yuh" sesi duyuldu ve kısa süre sonra, az önce Çavuşesku lehine sloganlar atan binlerce kişi "Temeşvar! Temeşvar! Temeşvar!" diye bağırmaya başladı... "Siyasi komiserler-Rusya örneği" konulu yazım beklediğimden daha çok ilgi gördü. "İlgi" gösterenlerin bazısı, "Sen ne anlarsın Bolşevik Devrimi'nden!" edasında tepki gösterenlerdi. Tam da eleştirdiğim anlayışı haklı çıkarırcasına. Aslında ben henüz eleştiri filan da yapmamıştım o "sosyalizm" maskeli bürokratik rejimlere. Ve dahası sözü, bazı okurlarımın tahmin ettiği gibi yurdum sol yapılarına getirecektim. Ama madem öyle bu bahsi biraz daha açımlamakta fayda var... Sıradaki örnek Romanya ve Çavuşesku "yoldaş" olacak... Ama öncesinde ilk sözüm "Sen ne anlarsın Bolşevik Devrimi...

'Siyasi komiser' anlayışı... Rusya örneği

Bilen bilir, Leninist parti/örgütlenme modelinin en "kritik" önemdeki özelliği, "siyasi komiserlik" müessesidir. "Müessese" diye boşuna demiyorum; zira varlık nedenleri ideolojik çizgiyi korumak ve faaliyet yürüttükleri alanda partiyi temsil etmektir. Resmi yetkili kim ya da kimler olursa olsun, herkes asıl sorumlunun "siyasi komiser" olduğunu bilir ve ona göre hareket eder. Leninist parti ve örgütlenme modelinin bu en "önemli" özelliği, aynı zamanda onun en büyük handikabı olmuştur; çünkü modeli çürütüp iflas ettirmiştir. "Siyasi komiserlik", sanılanın aksine Lenin ve Bolşeviklerin "buluşu" değil. Siyasi komiserler, ilk olarak Fransız Devrimi'nde devrim karşıtı düşünce ve eylemleri tespit edip gereğini yapmakla yükümlü bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Marks'ın yakından izlediği Fransız Devrimi, sonradan Lenin'in de kendi örgüt ve mücadele tarzını geliştirirken en önemli ilham kaynaklarından biri ...

Babamın öldüğü yaşta...

Babam 56 yaşında öldü. Ve ben 56 yaşımdayım... Yıllarca tuhaf bir ruh haliyle, sanırım babamı erken ve hasret yüklü olarak yitirmiş olmanın etkisiyle, "Babamın öldüğü yaşta öleceğim ben de" diye düşündüm. Düşünmek ne kelime, bunu ciddi ciddi bir "saplantı" haline getirmiştim. Babamın öldüğü yaştayım ve yaşıyorum... Bazen eski mahpus arkadaşlarımla karşılaşıp gelmiş geçmişe dair sohbet ettiğimizde, "Fazla bile yaşıyoruz" deriz birbirimize. Erken ve "en genç" gidenlerimizi, hafızalarımızda "hep genç" kalacak olanlarımızı anarız... Gerçekten de 20'li, 30'lu yaşlarımızda 50'li yaşlara kadar yaşayacağımızı kaçımız düşünürdük ki? Çok uzak bir tarihti 50'li yaşlar bize... "Ölüm" neden olanca ağırlığıyla eşlik ediyordu yaşadığımız hayatlara? Bu soru, hayata yüklediğimiz anlamlara dair cevaplarımızda tereddüde yer vermeyen kararlılığımızla izah edilebilir belki. Sonuçta hayatı insanileştirmek olarak özetl...