Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Seçim varmış...

"Seçim varmış" derken, tesadüfen haberim oldu manasında değil elbette. Bu kadar gürültülü patırtılı bir seçim atmosferi olacak da sizin seçimden haberiniz olmayacak; kuşkusuz mümkün değil. Bu arada ara sıra yüksek sesle kendi kendimize tekrarlamakta yarar var sanırım; bu seçimler, yerel seçimler...   "Niye gündeme dair yazmıyorsun?" diye bazen soran okurlarıma gelsin bu yazı :) İşte gayet siyasi ve de gündeme dair bir yazı. 31 Mart yerel seçimleri ile ilgili bazı notlar... "Aşkım, sevdam, sevgilim" muhabbeti? Dört bir yanda bilboardlarda, otobüs duraklarında, caddelere asılan pankartlarda filan rastladığınız seçim sloganları içerisinde dikkatinizi çeken oldu mu? Bazı seçim sloganlarında yönetmeye talip olduğu şehir ve belde için "aşkım, sevdam, sevgilim" deniyor. Belli ki yönetmeye talip olduğu şehri sevdiğini anlatmaya çalışıyor bu sayın adaylar ama bunu, bu şekilde "direkt" ifade etmek başka çağrışımlar yapıyor. Ben de insanl...

Newroz deyince...

Newroz, doğanın dirilişine tanıklığımızın sembolleştiği gündür. Bir "yeniden başlamak" heyecanı, umudu, sevincidir. Yenilenmeye, arınmaya, kardeşliğe davettir. Savaşa, kavgaya, ölüme değil, yaşama ve barışa dairdir. Bu yüzden bayramdır... Kutlu olsun. Piroz be. Newroz'u anlamlandıran efsaneyi bilmeyen yoktur herhalde; yine de kısaca hatırlatmış olayım. Efsaneye göre Ortadoğu'da güçlü bir imparatorluk olan Asur'un Dehak adında, hükmü altındaki halklara kan kusturan zalim bir kralı varmış. Bir gün omuzlarında kendisine korkunç acı veren yaralar çıkmış. Dört bir yandan getirdiği namlı hekimler, büyücüler Dehak'ın yaralarını tedavi edememişler. Bir gün uğursuz bir büyücü bu yaraları tedavi etmek ve acılarının dinmesi için yaralarının üzerine bebek kalbi koyması gerektiğini söylemiş. Zalim Dehak askerleri her gün öldürdükleri bebeklerin kalplerini getirmişler ona; ağrıları gerçekten de diner gibi oluyormuş. İnsanlar Dehak'ın bu zalimliği karşısında çaresiz...

Marifet ve erdem dediğin...

Hayat işte… Akıp gidiyor bir şekilde… Beraberinde birikmiş ve biriken hasretler, umutlar ile. Hasretlerin, umutların, yapamadıkların ve yapmak istediklerin bir şekilde akıp giden hayatla birlikte omuzlarında, yüreğinde, ne yalan demeli, her geçen gün daha da ağırlaşıyor. Ve ne yalan demeli, onları taşımak için ihtiyacın olan güç her geçen gün daha da artmıyor, azalıyor, zayıflıyor; yoruluyorsun… Yoruluyorsun… Yorgunluk hissi, gözlerine, bakışlarına yer etmiş hüzünle kol kola ruhunu teslim almışsa, yapamadıkların ve yapmak istediklerin, birer aşılmaz dağ misali büyüyor önünde uzanan yol üzerinde. Ve o yoldur hayat sonuçta, yürümek gerektirir; aslolan yürümektir denir hani. Aslolan yürümektir, yaşamak yani; yani anlam katmak varlığına veya varlığınla anlamlı kılmak yaşamayı… Yoksa, yaşamak dediğin nedir ki? Bir farkın olmalı ömrünce bütün çabası beslenmek, üremek ve barınmak olan herhangi bir canlıdan… “Dayan dizlerim…” diye olmadık sınavlarını hayatın göğüslemiş olabilirsin. Ama...

Turan Aktaş

Eşi, "Umutluyuz işte" demişti en son. Tabii ki umutluyuz diye düşünmüştüm, gencecik delikanlı yahu, yenecek bu illeti elbet... Olmadı. Bu konuşmanın üzerinden birkaç gün geçti geçmedi, bir ortak arkadaşımız verdi kötü haberi; "Turan'ı kaybettik." Dondum kaldım. Donup kalıyor insan. Kanser olduğunu öğrendiğimde de donup kalmıştım. Ama sonra "Yeneceksin elbet" demiştim. Gencecik delikanlısın yahu... Ölecek değildi ya... Öldü... İnsan bu tür kötü haberler aldığında donup kalıyor, şok oluyor, üzülüyor ve hemen sonrasında "Bu işte bir yanlış var" duygusuyla duyduğu haberi tuhaf ve insani bir refleksle yalanlama arayışına giriyor. "Ne ölmesi? Daha çok genç..." Ben de öyle yaptım. Kendime gelir gibi olduğumda hemen ulaşabildiğim bir yakınını aradım. Sesi yorgun ve üzgündü. Haber, doğruydu; "Turan'ı kaybettik..." Gençti daha, 30 yaşında. Daha genç sanıyordum ben. Yeni evlenmişti. Fransa'ya yerleşmişlerdi ya ...

Bunlar da iktidarsız 'ucube' komiserler...

"Komiser" mevzuuna yeni ve biraz da kişisel bir boyut getiriyorum. Ona buna "ayar" vermekle görevli bazı "ucube" tipler var çünkü. Hangi devirde yaşadıklarını hatırlatmak bana düştü; bir de her kuşun etinin yenmeyeceğini... Buyurun... -Kitap yazmışsın bir de reklamını yapıyorsun? Kapitalist düzenin çarkları içinde değerlerimizi pazarlıyorsun! -Bir dakika bir dakika... Hangi kitabımdan bahsediyorsun? Çok kitabım var da ayıptır söylemesi... -Çok vardır tabii. Sende aydın kişiliği var zaten. -Bir de Dersim kişiliği var, onu unuttun? -Evet. Bir de Dersim kişiliği var. Son kitaplarını diyorum ben. Ondan önceki kitaplarını bilmiyorum. Herhalde aynıdır. -Yok, aynı değil. Bunlar kişisel tarihimin tanıklık kitapları... -Onu diyorum işte. Değerlerimizi pazarlıyorsun utanmadan! Kapitalist olmuşsun. -Senin adın ne? Bak benim adım, sanım ortada. Senin bu ateş gibi adın ise sahte. Ben de seni bileyim; kimsin, nesin? -Ne yapacaksın adımı? "Nası...

Bugün günlerden Roboski... (Arşivden)

Muhtemelen en büyük korkuları kıştan yana idi yola düşerken... Kıştır sonuçta, kardır, soğuktur, dağdır, zordur. Bager (kar fırtınası) kopabilir mesela, birden göz gözü görmez olur, grup kopar birbirinden, yolu şaşırırsınız, aslında yerlerini çok iyi bildiğiniz mayın tuzaklarına rastlayabilirsiniz. Beraberinizde ilk kez kaçağa çıkmış çocuklar vardır ve karda yürümek zordur, bir çukura yuvarlanabilirsiniz, ayağınızı kırabilir, taşıdığınız yüke zarar verebilirsiniz mesela. Onlara moral vermeniz gerekir, “ şu tepeyi de geçtik mi, tamamdır ”... Sınır köylerinde Kürdistan’ın, kaçağa çıkmak, kayaların arasında gözden kaybolmuş sınır taşlarına basmak, bir “ adam olmak ” ölçüsüdür, en çok da onlar heyecanlıdır bu yüzden... Kaçağa çıkmak  deyip de geçmeyin. Bir tür “ gerilla ” düzen ve disiplini gerektirir. “ Öncüsü ” vardır grubun, “ artçısı ” vardır, yola düşmenin kuralları vardır, ne tür durumlarda nasıl hareket edileceği bellidir. Ama o lanetli günde, belli ki en büyük korkuları kışt...

'Sırası mı yani?' demeden önce...

…Belediye başkanı tabii ki denetlenir. Seçimle oluşmuş Belediye Meclisine karşı sorumludur Ahlaken kendisini oraya oturtan seçmenlerine karşı sorumludur. Kendisini aday gösterip seçime sokan partisine karşı da sorumludur. Peki “komiserler” ne iştir? Son yazılarıma gelen tepkiler içerisinde en çok karşılaştığım, “Nereden çıktı şimdi bu mevzu? Sırası mı yani?” sorusu oluyor. Sosyal medyanın yanı sıra, mail yolda, sokakta karşılaştığım insanlardan da duyuyorum bunu. Hatta bir süredir Galatasaray Meydanı yasaklandığı için İHD İstanbul Şubesi önünde toplanan Cumartesi Anneleri’nin sessiz, barışçıl eylemlerinden birinin sonrasında, bir arkadaşım, “Arkadaşız, hemşeriyiz, kendimi zor tutuyorum yazılarına tepki göstermemek için” bile dedi. Ben de “Kendini tutmana gerek yok, üslubuyla olduktan sonra eleştirirden rahatsız olmam” dedim. Sonrasında sohbet ettik biraz ve bu vesileyle gördüm ki, onun mevcut sol mantalite ve pratiklerden rahatsızlıkları benden hiç de az değil. “E, nedir benim ya...