Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Asıl sınav...

 2020 yılı dünya çapında “unutulmaz” izler bırakarak tarih oldu. Malum; covid-19 salgını yaşam alışkanlıklarımızı alt üst etti. Ekonomik ve toplumsal yaşamı sarstı. Hayattan kendi koşulları içerisinde farklı beklentileri olan insanları sözcüğün en genel ve geniş manasında bir “hayatta kalma” noktasına sürükledi. Bu küresel krizin yol açtığı sorun ve sarsıntıların etkisi, belli ki, uzun süre daha gündemimizde olmaya devam edecek.  Neredeyse bir yıldır maske, mesafe, hijyen kurallarıyla yaşamaya davet edilen, mümkünse evlerinden hiç çıkmamaları istenen insanların “umudu” aşının bulunması idi ve nihayet, daha önce yaşanmış benzer salgınlarda görülmemiş türden bir hızla dünyanın farklı ülkelerinde yürütülen çalışmalar sonuç verdi, aşı bulundu. Henüz soru işaretleri tümüyle cevabını bulamamış olsa da ülkemizde de Çin aşısının uygulanması için gün sayılıyor. Bilim insanları soru işaretlerine karşın yine de aşı olmak gereğine vurgu yapıyorlar.  Covid’e karşı aşı geliştirildi ama...

Zor bir yılın ardından

Neresinden bakılsa, zor bir yıldı 2020. Covid-19 salgını ile başladı öyle de bitiyor ve aşı ile ilgili umut veren gelişmeler olsa da, ne zaman ve nasıl biteceği hala “müphem” bir konu olarak gündemimiz olmaya devam ediyor… Salgın devam ederken Elazığ ve İzmir’de canımızı yakan depremler oldu ve depremler, bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeğini bize bir kez daha hatırlattı. Olası İstanbul depreminde, İstanbul’da neler olabileceğine dair kabustan farksız felaket senaryolarını da… Beraberinde, nicedir “bir deprem ülkesi” olduğumuz bilinen bir gerçek olmasına karşın oturduğumuz binalar itibarıyla buna ne denli hazırlıksız olduğumuz da, yine “tabak gibi” ortaya çıktı.  Merkezi ve yerel yönetimlerin sorumluluğunun altını kalınca çizelim, tamam. Deprem vergilerinin akıbetini de soralım, hakkımızdır, görevimizdir. Ne var ki üç kuruş hesabı yapan müteahhit ve ev sahibi vatandaşın aslında ve sonuçta kendi hayatını riske atan sorumsuzluğu da var. Yıkıldı yıkılacak durumdaki virane binaların “k...

Reform mu, fitne mi?

 Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Hukuk ve demokrasi reformu seferberliği yapacağız” deyince, ister istemez herkes bir rahatlama eğilimine girdi. Ne tür bir reformdu sözü edilen acaba? Bu, hayli belirsiz de olsa uzun zamandır gergin ve gerilim yüklü memleket havasında ılık bir bahar havası estirdi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden gayet ciddi “subliminal” mesajlar vererek istifa etmesinin içyüzüne dair merakımız da bir anda hükmünü yitirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “Adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun” şeklindeki sözleri de “İktidar rota değiştiriyor herhalde?” yorumlarının önünü ardına kadar açtı. Bu arada önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sonra da Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Avrupa Birliği için “stratejik önceliğimiz” vurgusu yaptıkları açıklamaları da ortaya çıkan “yeni” durumla gayet uyumlu idi.  Cumhurbaşkanlığı Yüksek istişare Kurulu üyesi Bülent Arınç da muhtemelen “Madem öyle…” diyerek ken...

Neler oluyor hayatta...

 70’li yılların akılda kalan şarkılarından biriydi bu, belli bir yaştaki herkes hatırlayacaktır:  Neler oluyor hayatta Bir de şu rüya gerçek olsa Sabah olup uyanınca, her şey yine aynı kalsa... Hatırlayan olur eminim; şarkı, 70’li yılların hala da TV’lerde çıktığında zevkle izlenen Kemal Sunal’lı, Halit Akçatepe’li, Tarık Akan’lı Hababam Sınıfı filmlerinden birinde de oyuncular tarafından seslendirilmişti.  İnsanlar mutlu ise, kendilerinden, birbirlerinden memnun ve barışık iseler, kuşkusuz, sabah olup uyanınca, tabii ki “her şey yine aynı kalsa...” isterler.  Şarkı bir aşk şarkısı aslında. Ve sevdiği kadının da kendisini sevdiğini anladığında duyduğu sevinci anlatıyor. Fakat tabii “Neler oluyor hayatta” memlekette olup bitenlere karşı şaşkınlığımızı ifade eden bir hayret tümcesi bizim için... “Neler oluyor hayatta?” dedirten o kadar çok şey oluyor ki ülkemizde... Türk lirası dolar ve euro karşısında durdurulamayan bir erime yaşıyor ve para-pul, hazine ekonomi işleri...

12 Eylül... 40 yıl oldu...

12 Eylül askeri faşist darbesinin 40. Yıldönümündeyiz. Tam 40 yıl oldu ve 12 Eylül darbesinin anlam ve sonuçlarıyla, kurumlarıyla ülke ve toplum olarak hala tam manasıyla yüzleşmemiş olmanın sıkıntılarını yaşıyoruz. Bu yüzdendir ki 12 Eylül hala hayatlarımızda, hafızalarımızda kanlı bir “milat” olarak varlığını sürdürüyor. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, öldürüldü, hapse atıldı, haksız yere yıllarca mahpus kaldı, açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında hayatlarını yitirenler oldu, “Bir sağdan bir soldan” denilerek 50 kişi idam edilerek öldürüldü.  Ama 12 Eylül, sadece yarattığı bu kanlı tablo değil. Çünkü 12 Eylül’ün önceki darbe ve askeri müdahalelerden bir “farkı” varsa, o da, varlığını, anlayışını kurumsallaştırmış olmasıdır. İş ve çalışma hayatından YÖK’e değin hayatın her alanında “düzenlemeler” yaptı. Devleti yeniden “dizayn” etti. Tehdit ve baskı ortamında halka onaylattığı darbe anayasası hala yürürlükte… Darbeci cunta, 1983 yılında yapılan seçimlerle göster...

Yetmez ama... Yeter!

Geçenlerde (2 Ağustos 2020) şair Haydar Ergülen Birgün’deki köşesinde “Önemsiz günler ve haftalar-10” başlıklı bir yazı yazdı ve 2010 yılından beri bir türlü gündemden düşmeyen “Yetmez ama evet” mevzusuyla ilgili tutumundan dolayı özür diledi. Kendi tercihidir, hissiyatıdır; kim ne diyebilir?  Ama Ergülen aynı yazısında çıtayı hayli yükselterek, “Akil insanlar, açılım toplantılarına katılanlar, bildirilere imza atanlar, ülkeyi AB’ye taşıyarak demokratikleştirecekler düşüncesiyle bu iktidarı destekleyenlerin, yazı yazanların, yani bu sürece bilerek ya da bilmeyerek katkı sağlayan herkesin özür dilemesi gerekiyor” dedi. (Yazının tamamı burada: https://www.birgun.net/haber/onemsiz-gunler-ve-haftalar-10-310419 ) İster gündelik ilişkilerde ister sosyal, siyasal meselelerle ilgili aldığı tutum, savunduğu görüş nedeniyle “yanlış yapmışım” deyip özür dilemek, klişe bir tabirle, kuşkusuz erdemli bir davranıştır. Maalesef diyerek eklemek gerekir; bu “erdemli” davranıştan, etinden parça kopar...

Munzur değerimizdir, dokunmayın!

Munzur Gözeleri ve Munzur Gözeleri’nden itibaren başlayan Munzur Suyu ve vadisi, sadece bir doğa harikası değildir, sadece 1971 yılında “Milli Park” kabul edilen bir yer değildir, sadece 1. Derece SİT Alanı ilan edilmiş bir yer de değildir; bütün bunların hepsidir ve Dersimliler için, Aleviler için “ziyaret”tir, bir inanç ve ibadet mekanıdır. Dersim, Aleviler için “jar û diyar”dır, yani ziyaretler diyarı. Munzur, bunlardan biridir. Efsanesi ile birlikte hafızamıza 38’de kanla kazınmış bir tarihtir, mirastır, değerdir… Munzur Gözeleri özellikle yaz aylarında yurt içinden ve dışından binlerce kişinin ziyaret ettiği bir yer. Birçoğunun Dersim’e gelme gerekçesi Gözeleri görmektir zaten. Aleviler çerağ yakar, Munzur Baba nezdinde Hak’ka dua eder, dilek ve temennilerde bulunur, “lokma” dağıtırlar.  Biraz da “özeleştiri” babında belirtmek gerekir: Gözeler ve çevresi uzun süredir ziyaretçiler tarafından bir “piknik alanı” olarak değerlendiriliyor. Yiyip içenler geride çöplerini bırakmaktan...