Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Hayat işte... Papatyalar...

Çocukken (Ne zaman "çocuk" idim ki ben?) papatya yapraklarını kopartarak "seviyor, sevmiyor" oyunu oynardık. Oyundu, evet. Aslında kimselere aşkımızı, sevdamızı ilan edecek ne cesaretimiz vardı ve ne de aşık olmaya, sevdalanmaya vaktimiz... Bir Ermeni kapı komşumuz aile vardı, bir de benimle yaşıt kızları Ayda. Adı gibi "ay gibi" güzel bir kızdı. Hiç göz göze bile gelmedik. Utanır, kızarırdım. Uzaktan, "platonik" bir duygu idi ona karşı yaşadığım. Papatya yapraklarını kopartarak "seviyor, sevmiyor" oyununu onu düşünerek oynardım kendimce, ama az sonra bana çok saçma gelirdi bu. Karşılıklı iki kelime bile konuşmamışken, gözlerimiz birbirine hiç değmemişken nasıl sevebilecekti ki beni? Mahallemizde ilk televizyon alan aile idi onlar. Evlerinin pencerelerinin önünde toplaşırdık bazen; televizyon almışlar, nasıl bir şey ki acaba? Sinema gibi. Sinemayı bir kutunun içine koymuşlar... Marsa Abla (Ayda'nın annesi) bizi pencere önünden ko...

Sosyal medya halleri ve #hayatdersleri

Sosyal medyada öteden beri çok aktif olduğum söylenemez. “Marifet” diye demiyorum. “Sosyal medya kullanmıyorum, kullananları anlamıyorum, baş belası” vb diyenlerden değilim. Madem sosyal medya diye bir şey var, yok saymak tabii ki mümkün değil. “İşiniz” her ne ise bir şekilde sosyal medya ile ilgili olmak durumundasınız. Mesela “işsiz” de olsanız, gazeteci iseniz, dünyada ve Türkiye’de, bölgede neler olup bittiğini izlemek, anlamaya çalışmak gibi bir “alışkanlığınız” varsa. Ya “yorumlamak” diye de sorulabilir elbette. Tabii ki yorumlamak, gündeme dair kendi tavrınızı belli etmek için de… Zorluklarını ve olası sonuçlarını göze almak kaydıyla. Tivitleri yüzünden “içeride” kaç insan var, bilemiyorum… Ben sosyal medyayı yazılarımı paylaşmak için kullanıyorum daha çok. Bir de yeni kitaplarımı duyurmak için. Malum, “reklam” devrinde yaşıyoruz; “reklamı” olmadan insanların dikkatini çekemiyorsunuz. Başka mecralarda ve başka, daha etkili biçimlerde kitabınızın reklamı olmayınca, mecbur, s...

Ava bêdeng bitirse...

Geçen ay Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) yürüttüğü “Toplumsal Barış Ağı” projesi kapsamında düzenlediği bir toplantı vesilesiyle Diyarbakır’a gittim. Hazır Diyarbakır’a gitmişken anamı ziyaret etmemek ve Dersim’de kısa süre için de olsa nefes almamak olmazdı elbette. İstanbul’un harala gürele ortamından ara sıra uzaklaşmak iyidir. Diyarbakır DİTAM’ın toplantısına yurdun değişik illerinden çok sayıda sivil toplum temsilcisi katıldı. Toplumsal barış derken ister istemez en çok Kürt sorunu konuşuldu tabii ki. Üç aşağı beş yukarı benzer gerekçelerle bütün katılımcılar barışa dair özlem ve umutlarını dile getirdiler. Barışa hizmet eden bütün çalışmalar hiç kuşku yok ki değerlidir, anlamlıdır. Ama insan ister istemez “kendi kendine konuşuyor” duygusuna kapılıyor bazen. Kendin söylüyor kendin dinliyorsun, devlet ve toplum nezdinde söylediklerinin ne ölçüde etkisi, karşılığı var ki şeklinde özetlenebilecek bir ruh hali… Bu vesileyle kısıtlı bir süre için de olsa kimisi...

Devir devran... Nereden nereye...

Bir zamanlar “Kahrolsun ABD emperyalizmi” sloganı, Türkiye solunun ortaklaştığı ender duyarlılıklardan biriydi, beraberinde “Bağımsız Türkiye” sloganı elbette… 1968 yılında Deniz Gezmiş’in de içlerinde olduğu devrimci gençler İstanbul’a gelen ABD 6. Filosu’nu bu sloganlar eşliğinde protesto ettiklerinde sadece emniyet güçlerinin değil “milliyetçi-muhafazakar” halkımızın da adeta hedefi haline gelmişlerdi… Misal, M. Şevki Eygi’nin “İslamcı” gazetesi Bugün, devrimci gençleri “kafir” ilan etmiş, 6. Filo askerlerini denize döken “kafirleri” “boğmanın” zamanı geldiği manşetleri atmıştı. Sağcı-milliyetçi basının estirdiği havayla milliyetçi-muhafazakar gençler 6. Filo’ya karşı çıkanları “gebertmek” için ant içmişler, 6. Filo gemilerini “korumaya” almışlardı. Beyazıt ve Taksim’de çıkan olaylarda ölenler olmuş ve emniyet güçleri göz yumdukları saldırganları değil taşlı bıçaklı saldırıya uğrayan devrimci öğrencileri gözaltına almıştı… Biliniyor; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, i...

'Eskiden Kürt mü, Alevi mi vardı yani?'

Çok duymuşuzdur; “Eskiden Kürt sorunumuz mu vardı? Benim en iyi komşum Kürt imiş ama benim haberim bile yoktu Kürt olduğundan…” diyen insanlar. Veyahut; “Eskiden kim Alevi kim Sünni bilmezdik. Benim en iyi askerlik arkadaşım bir Alevi idi mesela…” Bu ve benzer cümleleri kuran insanlarımızın genellikle iyi niyetli olduklarından kuşku duymuyorum. Kürt, Alevi gibi bizi birbirimizden “ayrıştıran” sorunların varlığından duydukları rahatsızlığı ifade etmek istiyorlar aslında. En iyi komşusu veya en iyi askerlik arkadaşının Kürt ya da Alevi olduğunu bilmediği zamanlarda herkes “aynı” gibiydi ve ne güzeldi… Sorun da burada zaten. Kimsenin “Kürt” veya “Alevi” olmadığı, herkesin “Türk” ve Sünni Müslüman olduğu/göründüğü bir ortamda insanlar birbirinin “aynı” gibi miydi gerçekten? Soruyu bir başka açıdan da sorabiliriz: Kürt olup da yaşadığı, çalıştığı yerde bunu gizlemek durumunda olmak; Aleviliğini “sır” gibi saklamak ve çocuklarına da bunu sıkı sıkıya tembihlemek, kendisini böyle da...

Cumartesi Anneleri için... 670. Hafta izlenimleri

670 hafta… Dile kolay… Yaz kış, sıcak soğuk, yağmur kar demeden Cumartesi Anneleri/insanları 670 haftadır aynı gün ve saatte Galatasaray Meydanı’nda bir araya geliyor ve “kayıp” yakınlarının akibetini soruyorlar, sorguluyorlar, “adalet” taleplerini dile getiriyorlar…   Bilen bilir; onların hakikat ve adalet adına “kayıp” yakınlarının akibetlerini öğrenmekteki ısrar, inat ve kararlılığını “sınayan” sadece hava şartları değildi. Yıllardır her cumartesi günü saat 12.00’de Galatasaray’da, güvenlik çemberi içerisinde kayıp yakınlarının akibetini sormayı, sorgulamayı bir “hak” olarak elde etmeleri, baskılara, tehditlere, gözaltılara karşı direnmeleri ile mümkün olabilmiştir… Burası Türkiye: “Kayıp” yakınlarınızın akibetini sormak için bile direnmeniz gerek; baskı ve tehditlere karşı acınızdan aldığınız güçle, adalet ve hakikat değerlerine duyduğunuz inançla… Sadece Mehmet Ağar’ın İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı olduğu dönemleri hatırlatmakla yetineceğim…   Cumartesi Anneler...

Yazmadan olur mu?

Hayır. Olmaz. Yazmadan olmaz. Konuşmadan olmaz. Seyirci kalarak, "Bana ne" diyerek olmaz. Çünkü daha iyi, güvenli ve özgür bir yaşam her birimizin, hepimizin hakkı. Daha da önemlisi, çocuklarımıza karşı görevimiz, sorumluluğumuz... Bu görevin, bu sorumluluğun sahibi olmayı önemsiyorsanız, hiçbir "memleket meselesi" için "Bana ne" demeyeceksiniz. Seyirci olmayı, susmayı, bir görüşü, tavrı, duruşu olmamayı "marifet" saymayacaksınız... Hasbelkader bir gazeteciyim. Epeydir de "işsiz" gazetecilerden biriyim. Medyanın mevcut ve "malum" hali nedeniyle herhangi bir medya kuruluşunda elbette ki mevcut duruşumu, değer ve duyarlılıklarımı koruyarak "iş" bulma imkan, ihtimal ve şansım olduğunu düşünmüyorum. Buna karşılık kitap çalışmalarıma ağırlık verme imkanım, zamanım oldu. Devam da edeceğim tabii ki... Ne var ki, klişe bir tabir olacak ama gerçek de bu: Ülkemiz zor bir dönemden geçiyor (Hiç "kolay" bir dönem...