Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Öylesine bir gündü, hayat devam ediyordu…

Sabah erken kalktım, 7’yi çeyrek geçe. Ne olur ne olmaz diye telefonumun alarmını kurmuştum ama alarm ötmeden uyandım. İyi uyuyamadım gece zaten. Dişçiye gidiyorum heyecanı. Mahpusluk zamanlarının en doğrudan tahribatı, boynumun yanı sıra dişlerim üzerinde oldu. Pandemi nedeniyle erteleyip duruyordum ama ufukta “normale” döneceğimiz bir zaman dilimi görünmüyor. Baktırmam lazım. Diş tedavisi, malum, pahalı. Bakalım ne yapacağım… Kahvaltı niyetine ayaküstü birşeyler atıştırdıktan sonra çıktım. Yolum uzun. Geç kalmayayım. Caddede bineceğim otobüsü görünce ışıklarda durağa doğru küçük çaplı bir koşu yaptım. Otobüse yetiştim. Tenhaydı otobüs. İneceğim durağa daha var diye alışkanlıkla telefonumdan sosyal medyaya bakayım dedim. Nicedir facebookta ölüm haberleri paylaşılıyor. Telefon elimde kalakaldım. Zeynep. Zeynep Yıldırım… Bir süredir covid tedavisi görüyordu. Entübe edilmişti. Dün gece yaşamını kaybetmiş. Haydar da yoğun bakımda… Çok üzüldüm. Armutlu Pirsultan Cemevi Başkanıydı. Yeni çık...

Bildiri, muhtıra, duyuru ya da her ne ise…

Emekli amirallerin gecenin bir yarısı yayınladıkları “bildiri”, “muhtıra”, kendi ifadelerine göre “duyuru” ya da adı her ne ise, bir haftadır memleketin gündemi oldu. Sürpriz mi? Bence hayır. “Sürpriz” veya şaşırtıcı olan bu “duyurunun” duyulmasının ardından ne şekilde “gündem” olacağının öngörülmemiş olması…  Emekli amiraller “bildiri” değil “duyuru” demişler ifadelerinde, “öyle olsun” diyerek ben de “duyuru” diyeyim. Bu kavramların Türkçe mealinin birbirinden çok da farklı olmadığını kaydederek… Duyurunun duyulmasının ardından sosyal medya üzerinden tepkisini “Bu da ne böyle?” şeklinde belirtenlerden biriydim. Her “duyuruya” tepki vermek gibi bir adetim, hassasiyetim yok ama bu tip durumlarda tarafını belli etmenin de gerekli olduğunu düşünürüm.  Bunun üzerine bazı okur ve takipçilerimden, “İyi ama orada darbe çağrısı, iması filan yoktu ki? Amiraller Montrö Anlaşması için görüşlerini açıklayamazlar mı? Düşünce ve ifade özgürlüğü yok mu onlar için?” şeklinde eleştirel tepkile...

Metris, Huma Kuşu, Kani…

 7.5 yılın ardından 4 Ağustos 1987 günü tahliye oldum Metris’ten. Kaldığım birkaç semt dışında doğru dürüst tanımıyordum İstanbul’u. Tanıyacak, yaşayacak fırsatım, şansım, zamanım olmamıştı ki hiç.  “Nerede kalmıştık?” dercesine bir ruh hali içindeydim ya, hiçbir şey eskisi gibi değildi ve olmayacaktı da. Kısa sürede anladım bunu. Nasıl anlamayasın ki, memleketin üzerinden 12 Eylül geçmişti. Hükmü hala da sürüyordu 12 Eylül’ün. Bu, mesela senin gibi mahpusa düşmemiş, işkence eziyet görmemiş, her nasılsa “dışarıda” kalmış, okulu bitirmiş, iş güç sahibi olmuş bir “eski” arkadaşını gördüğünde dank ediyordu kafana. Ya da hapiste fazla kalmamış, çıktıktan sonra işine gücüne dönmüş bir “eski” arkadaşınla karşılaştığında. Korkuyorlardı… Ne olur ne olmaz havası içindeydiler… Böyleleri için bir “devir” bitmişti ve beraberinde o devrin arkadaşlıkları da…  İnsanların üzerine çöreklenmiş 12 Eylül korkusu biraz dağılmaya yüz tutunca, bu tür “eski” arkadaşlarına selam verirken bile “bi...

‘13 kişi öldü diye…’

 Gare operasyonunun ardından televizyon kanallarındaki tartışma programlarının gözde mevzusu, bu tip durumlarda hep olduğu gibi, “PKK’yi bitirmek” idi. Her türlü sorun ve gündemin “uzmanı” olmakla görevli tartışmacılar, Suriye ve Irak’ta PKK’nin işini bitirmenin taktik ve stratejik yol ve yöntemleri üzerine uzmanlıklarını (!) konuşturdular. Bir süredir bu tür tartışma programlarının aranan ismi Doğu Perinçek bunlardan biriydi ve Perinçek, “Ulusal yas ilan edilse…” şeklinde dile getirilen bir görüşe, “13 kişi öldü diye ulusal yas olmaz” dedi (16 Şubat 2021, Habertürk). Bunu söylemesi değil ama gülerek söylemesi dikkat çekiciydi. “Siz ne anlarsınız savaştan, askeri mevzulardan, asker, polis bu, ölmeleri kadar doğal bir şey olabilir mi?” dercesine… Bu konuda konuşmak iktidar partisinin estirdiği korku rüzgarları nedeniyle kolay değil. Hemen “terör” ile damgalanmak ve kapına polisin dayanması riski var. HDP milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Hüda Kaya’nın “Keşke ölmeselerdi…” m...

Asıl sınav...

 2020 yılı dünya çapında “unutulmaz” izler bırakarak tarih oldu. Malum; covid-19 salgını yaşam alışkanlıklarımızı alt üst etti. Ekonomik ve toplumsal yaşamı sarstı. Hayattan kendi koşulları içerisinde farklı beklentileri olan insanları sözcüğün en genel ve geniş manasında bir “hayatta kalma” noktasına sürükledi. Bu küresel krizin yol açtığı sorun ve sarsıntıların etkisi, belli ki, uzun süre daha gündemimizde olmaya devam edecek.  Neredeyse bir yıldır maske, mesafe, hijyen kurallarıyla yaşamaya davet edilen, mümkünse evlerinden hiç çıkmamaları istenen insanların “umudu” aşının bulunması idi ve nihayet, daha önce yaşanmış benzer salgınlarda görülmemiş türden bir hızla dünyanın farklı ülkelerinde yürütülen çalışmalar sonuç verdi, aşı bulundu. Henüz soru işaretleri tümüyle cevabını bulamamış olsa da ülkemizde de Çin aşısının uygulanması için gün sayılıyor. Bilim insanları soru işaretlerine karşın yine de aşı olmak gereğine vurgu yapıyorlar.  Covid’e karşı aşı geliştirildi ama...

Zor bir yılın ardından

Neresinden bakılsa, zor bir yıldı 2020. Covid-19 salgını ile başladı öyle de bitiyor ve aşı ile ilgili umut veren gelişmeler olsa da, ne zaman ve nasıl biteceği hala “müphem” bir konu olarak gündemimiz olmaya devam ediyor… Salgın devam ederken Elazığ ve İzmir’de canımızı yakan depremler oldu ve depremler, bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeğini bize bir kez daha hatırlattı. Olası İstanbul depreminde, İstanbul’da neler olabileceğine dair kabustan farksız felaket senaryolarını da… Beraberinde, nicedir “bir deprem ülkesi” olduğumuz bilinen bir gerçek olmasına karşın oturduğumuz binalar itibarıyla buna ne denli hazırlıksız olduğumuz da, yine “tabak gibi” ortaya çıktı.  Merkezi ve yerel yönetimlerin sorumluluğunun altını kalınca çizelim, tamam. Deprem vergilerinin akıbetini de soralım, hakkımızdır, görevimizdir. Ne var ki üç kuruş hesabı yapan müteahhit ve ev sahibi vatandaşın aslında ve sonuçta kendi hayatını riske atan sorumsuzluğu da var. Yıkıldı yıkılacak durumdaki virane binaların “k...

Reform mu, fitne mi?

 Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan “Hukuk ve demokrasi reformu seferberliği yapacağız” deyince, ister istemez herkes bir rahatlama eğilimine girdi. Ne tür bir reformdu sözü edilen acaba? Bu, hayli belirsiz de olsa uzun zamandır gergin ve gerilim yüklü memleket havasında ılık bir bahar havası estirdi. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medya üzerinden gayet ciddi “subliminal” mesajlar vererek istifa etmesinin içyüzüne dair merakımız da bir anda hükmünü yitirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün “Adalet yerini bulsun isterse kıyamet kopsun” şeklindeki sözleri de “İktidar rota değiştiriyor herhalde?” yorumlarının önünü ardına kadar açtı. Bu arada önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sonra da Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın Avrupa Birliği için “stratejik önceliğimiz” vurgusu yaptıkları açıklamaları da ortaya çıkan “yeni” durumla gayet uyumlu idi.  Cumhurbaşkanlığı Yüksek istişare Kurulu üyesi Bülent Arınç da muhtemelen “Madem öyle…” diyerek ken...